Buradasınız
Ana Sayfa > Bildiriler > TEMA Vakfı’ndan seçimler öncesi çağrı: Siyasette ekoloji temelli yaklaşım odağa alınsın!

TEMA Vakfı’ndan seçimler öncesi çağrı: Siyasette ekoloji temelli yaklaşım odağa alınsın!

TEMA Vakfı, sürdürülebilir yaşam ilkesi çerçevesinde doğal varlıkları, biyolojik çeşitliliği ve iklimi koruma amacıyla uygulanması önerilen çevre politikalarının özetlendiği Ekosiyaset Belgesi’ni yayımladı.

Toprak başta olmak üzere doğal varlıklar, iklim, enerji, madencilik, mekânsal politikalar ve çevresel etki değerlendirme süreçleri kapsamında mevcut durum incelemelerinin yanında Türkiye’deki çevre ve iklim politikalarındaki sorunlara işaret edilerek çözüm önerileri sunuldu.

Ekosiyaset Bildirgesi’nde siyasetçilere önerilerde bulundu. Siyasetçilere bildirgede önerilen çevre politikalarını diğer toplumsal ve iktisadi programlarla birlikte üstün kamu yararı temelinde benimsemeleri ve öncelik vermeleri önerildi.

Toprak, tarım ve gıda güvencesi: Sürdürülebilir mera yönetimi hayata geçirilmeli

COVID-19 salgını ile ülkelerin gıda üretimi konusunda kendine yeterli olmasının ne kadar önemli olduğu bir kez daha herkes tarafından anlaşılmıştı.

Gıda üretiminin yüzde 95’inin topraktan sağlandığı göz önüne alındığında, tarım topraklarının ve toprak üretkenliğinin korunmasının kritik derecede önemli olduğunun görüldüğünün belirtildiği bildirgede “Bu gerçeklik karşısında Türkiye’de tarım arazilerinin durumu incelendiğinde 1992 yılından günümüze 38 milyon dekar tarım arazisinin (tüm tarım arazilerinin yüzde 16’sının) kaybolduğu görülüyor. 1920’lerin başında ülkemizin yüzde 56’sını oluşturan mera arazileri bugün ülkemiz yüzölçümünün yüzde 19’una gerilemiştir” ifadelerine yer verildi ve şu veriler paylaşıldı:

  • Mevcut meralarımızın yüzde 70’inde bitki örtüsü zayıf yani ot verimi düşüktür.
  • Ülkemizde 2030 yılına kadar 3,1 milyon, 2050 yılındaysa 8,2 milyonluk bir nüfus artışı olacağı öngörülmektedir.
  • Nüfus projeksiyonlarının gerçekleşeceği kabul edildiğinde, artan nüfusun sadece buğday ihtiyacının 2030 yılında 558 bin ton olacağı, bu üretim için ise 1,8 milyon dekar tarım arazisinin gerektiği hesaplanmaktadır.
  • 2030 yılı için ihtiyaç duyulan tarım arazisi miktarı 1,8 milyon dekarken 2050 yılına göre hesaplandığında bu miktar 4,9 milyon hektara çıkmaktadır.

Ayrıca bildirgede tarım arazileri konusunda şu önerilere yer verildi:

  • Öngörülen ihtiyaçlar dikkate alındığında, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının engellenmesi için 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun öngördüğü şekilde, “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Planları”nın hazırlanması, tarımsal potansiyeli yüksek, büyük ovaların tarımsal koruma alanı ilan edilmesi, toprağın sürdürülebilir yönetimi ve toprak koruma ve erozyonla mücadele tedbirlerinin acilen desteklenmesi gereklidir.
  • Tarım alanları gibi meraların da amaç dışı kullanımına son verilmeli, meralardaki biyolojik çeşitliliğin ve ot verimliliğinin korunmasına hizmet edecek şekilde “sürdürülebilir mera yönetimi” hayata geçirilmelidir.
  • Ayrıca, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği için alınacak önlemlerle üreticinin kazancı iyileştirilmeli, göçün önüne geçmeyi sağlayacak kırsal kalkınma politikaları benimsenmelidir.

Orman alanları madenciliğe kapatılmalı

94 sayfalık Ekosiyaset Bildirgesi‘nde ormanlara dair ise kanunlara işaret edildi:

  • 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2/B ve EK-16. maddeleri orman arazi varlığını azaltan; 16, 17 ve 18. maddeleriyse ormanların tahribatına yol açan yasal düzenlemelerdir.

Ayrıca ilgili kanun maddelerinden yola çıkılarak ortaya koyulan veriler şöyle sıralandı:

  • 6292 Sayılı Yasa ile 2/B arazilerinin satılmasına ve 2018 yılında Orman Kanunu’na Ek-16 maddesinin eklenmesiyle orman açma ve işgal suçlarında 2017 verilerine göre 2,5 kat artış olmuştur.
  • Orman Kanunu’nun 16, 17 ve 18. maddeleriyle ormanlık alanda madencilik, ulaşım, enerji, turizm, haberleşme atık yönetimi gibi çok sayıda ormancılık dışı kullanım ve tesislerin yapımı için sadece 2012-2021 yılları arasında toplam alanı 383 bin 36 hektar olan 51 bin 298 adet izin verilmiştir.
  • İzin verilen alanların yıllık miktarı bir yılda yanan ormanların ortalama alanlarının dört katına ulaşmaktadır.
  • Verilen izinler habitat parçalanmaları nedeniyle biyolojik çeşitliliği tehdit etmekte ve orman varlığında kayıplara sebep olmaktadır.

Ek olarak orman tahribatının önüne geçilebilmesi için şöyle öneriler sıralandı:

  • Orman tahribatının engellenmesi için 2/B uygulamasının temeli olan Anayasa’nın 169. maddesinin 3. paragrafı yürürlükten kaldırılmalı, sadece 2/B uygulamasına ilişkin hükümleri kısa sürede hükümsüz hale gelecek şekilde geçici madde haline getirilmelidir.
  • 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 16. maddesi tüm ormanları madene açan bir düzenleme olmaktan çıkarılmalı; orman amenajman planlarında fonksiyonel amacı doğayı koruma, erozyonu önleme, iklim koruma, hidrolojik, toplum sağlığı, estetik, rekreasyon, ulusal savunma ve bilimsel fonksiyon olarak belirlenmiş orman alanları madenciliğe kapatılmalıdır.
  • Doğal yaşlı ormanları koruma altına alacak yasal düzenleme yapılmalıdır.
  • 17. maddede izin verilecek kullanım alanlarında azaltma yapılmalı, verilecek izinlerde kamu yararı kararının alınması için mutlaka orman ekosistem hizmetlerinin dikkate alınması sağlanmalı, 18. maddede yer alan tarihi eserlerin restorasyonuna ilişkin hükmü dışında izne olanak sağlayan hükümler yasadan çıkarılmalıdır.
  • Ormanların sürdürülebilir yönetimi ve korunması için ülkemizdeki yaklaşık 7 milyon orman köylüsünün kalkındırılması, meselenin diğer önemli bir parçasıdır. Orman köylülerinin kalkındırılmasına yönelik uygulamalar ormancılık ve diğer sektörlerle bütünleşik bir şekilde yürütülmelidir.

Doğa koruma alanları: Doğa koruma yasası hazırlanmalı

Türkiye’nin üç bitki biyo-coğrafyasının kesiştiği ender bir ülke olarak yüksek endemizmin görüldüğü, biyolojik çeşitliliği yüksek bir ülke olduğunun belirtiliği bildirgede doğa koruma alanlarına ilişkin de şu veriler paylaşıldı:

  • Zengin tür çeşitliliğine ve korunan alanlarla ilgili son yıllardaki artışa rağmen, 2021 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de karasal ve denizel koruma alanlarının oranı sırasıyla yüzde 8,7 ve yüzde 4’tür. Bu oran hem dünya (yüzde 16) hem de AB ortalamalarının (yüzde 25) altındadır.
  • Ülkemiz sahip olduğu yüksek çeşitliliğe rağmen dünya ölçeğinde korunan alanlar sıralamasında 177 ülke arasında 133. sıradadır. Korunan alanlar farklı bakanlıklar tarafından yönetilmekte, bu durum korumada farklı statü ve uygulamaları beraberinde getirmektedir.

Doğa koruma alanlarına dair ortaya koyulacak politikalarda ise şu öneriler sıralandı:

  • BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Toplantısı’nda korunan alanların yüzde 30’a ulaştırılması hedeflenmiştir. Ülkemizde de bu hedefe ulaşma konusunda hızla adımlar atılmalıdır.
  • Koruma altına alınan alanlar mevcut biyolojik çeşitliliğin korunmasını kapsayacak şekilde planlanmalı, yapılacak boşluk analizlerine göre yeni koruma alanları belirlenmelidir.
  • Hiç şüphe yoktur ki; ülkemizde uluslararası standartlarda, katılımcı ve koruma hedefiyle bir çerçeve doğa koruma yasası hazırlanmalı, yasada tüm koruma alanları tek bir kurumun sorumluluğuna verilmelidir.

Su: Kanun hazırlanmalı

Canlılar için yaşamsal bir ihtiyaç olan su; Türkiye’de mevzuat, tahsis, uygulama, denetim kaynaklı olarak miktar ve kalite açılarından baskı altında.

Kullanılabilir su potansiyelinin 112 milyar metreküp olan Türkiye’de, politika eksikliği sebebiyle kullanılan su miktarının sürekli artış gösterdiğinin belirtildiği bildirgede suya dair şu önerilere yer verildi:

  • Yer üstü ve yeraltı sularının doğayı ve bütün canlıları gözeterek korunabilmesi için ekosistemi bir bütün olarak değerlendirip, merkezine alan bir Su Kanunu hazırlanmalı ve suya yönelik bütün mevzuat metinleri hazırlanacak bu kanunla uyumlu hale getirilmelidir.
  • Tarım, enerji, madencilik ve sanayi sektörlerinde su tüketiminin azaltılmasına yönelik hedefler oluşturulmalı ve hayata geçirilmeli, su şebekelerindeki kayıp/ kaçak oranlarını azaltacak altyapı yatırımları yapılmalıdır. Su tüketimi yükseldikçe atık su miktarı da artmakta, doğru yöntemlerle arıtılmayan atık suların deşarjlarıysa doğal varlıkları ve canlıları tehlikeye atmaktadır. Bu nedenle denizler, göller ve akarsular kirlenmektedir.
  • Son yıllarda yaşadığımız müsilaj problemi, deşarj edilen atıksuların kirlilik yükünün Marmara Denizi’nin özümleme kapasitesinin çok üzerinde olmasından kaynaklanmaktadır.
  • Sanayide suların geri kazanımına yönelik uygulamaların hayata geçirilmesi ile atık su miktarındaki artışın önüne geçilmeli, farklı kullanım çeşitlerinden ortaya çıkan farklı içerikli atık suların doğru yöntem ve yeterli miktarda arıtılabilmesi için atık su arıtma tesisleri hayata geçirilmelidir.
  • Tüm bu kirlilik önleme çalışmaları hayata geçirilirken atık suların yönetiminde “kirleten öder prensibi”ni ön plana almak yerine “kirlilik önleme prensibi”ne dayalı bir mevzuat oluşturulmalıdır.

İklim: Azaltım ve uyum politikalarının hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi çok önemli

Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Akdeniz Havzası’nın, küresel iklim değişikliğine karşı en kırılgan bölgelerden biri olduğu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 4. raporuyla ortaya konulmuştu.

Raporda, 21. yüzyılın sonuna kadar sıcaklıklarda yaşanacak artışların yağışlarda azalmaya ve kuraklığa neden olacağı ve su kaynaklarının giderek azalacağı belirtilmişti.

TEMA’nın bildirgesinde ise iklime dair  “Türkiye, ortalama sıcaklıklar, doğal afet sayıları ve kuraklık verilerindeki artışlar gibi iklim krizi etkilerini her geçen gün daha fazla hissetmesine rağmen, ulusal kalkınma hedefleri gerekçesiyle sera gazı emisyonlarını en hızlı artıran ülkelerden biri olmuştur” denildi.

2021 yılında Paris Antlaşması’nın Meclis onayından geçmesinin ardından güncellenen Ulusal Katkı Beyanı’nda, artıştan azaltım öngörülüyor ve buna göre 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarında yüzde 30’dan fazla artış bekleniyor.

TEMA’nın bildirgesinde buna ilişkin olarak “Oysa ki 2053 yılı için belirlenen karbon nötr hedefinin gecikmeden gerçekleştirilmesinde, iklim değişikliğiyle mücadelede iki temel yöntem olan azaltım ve uyum politikalarının hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi çok önemlidir” ifadeleri kullanıldı. Ayrıca iklime dair şu politika önerileri sıralandı:

  • Özellikle iklim değişikliğinin baş sorumlusu olan fosil yakıtlardan çıkış; bu doğrultuda başta sekiz sanayi, enerji ve ulaşım sektörleri olmak üzere düşük karbonlu faaliyetlere geçiş sera gazı emisyonlarını azaltımda önemli bir adım olacaktır.
  • Uyum politikaları ise iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine karşı direncin artırılması yönünde önemli role sahiptir. Enerji ve su verimliliğinin arttırılması, aşırı hava olaylarına karşı erken uyarı sistemlerinin kurulması, sürdürülebilir tarım yöntemleri, iklime karşı dirençli kentlerin inşası gibi uygulamalar olası hasarların ve maliyetlerin önüne geçmekte etkili olacaktır.
  • Alınacak tüm bu önlemler ve azaltım faaliyetleri esnasında ise iklim adaletinin temel ilkeleri göz önüne alınarak hareket edilmesi ve sektörlerde adil bir geçişin inşa edilmesi hayati önem taşımaktadır.
  • Aksi takdirde halihazırda var olan ekonomik eşitsizlikler, iklim kriziyle birlikte daha da derinleşecek ve kriz çözümsüz bir hal alacaktır.

Enerji: Nükleerden vazgeçilmeli

Türkiye’de enerji konusunda en büyük sorunun, enerji bağımlılığı olarak görüldüğünün belirtildiği bildirgede, enerjiye dair şu veriler paylaşıldı:

  • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yayımlanan, “2021 Yılı Ulusal Enerji Denge Tablosu” verilerine göre, Türkiye’nin birincil enerji arzının yaklaşık yüzde 84’ü fosil yakıtlardan sağlanmakta, toplam enerji arzının yüzde 70,7’si ise ithal edilmektedir.
  • Fosil yakıtlardan enerji üretimi enerji bağımsızlığını sağlamadığı gibi, daha önemlisi, ekosistem üzerinde geri dönüşü imkânsız tahribatlara yol açmakta, iklim krizini derinleştirmektedir.
  • Fosil yakıtlar nedeniyle, yurttaşlar yerlerinden edilmekte, geçim kaynakları ellerinden alınmakta ve sağlıklarını kaybetmektedirler.

Enerji konusunda ise şu politika önerilerinde bulunuldu:

  • Yenilenebilir enerji yatırımlarının artması, sera gazı emisyonlarının azaltılması bağlamında olumlu bir adım olmakla birlikte yatırımların ölçeği, projelerin yer seçimi ve enerji dönüşümünün adil ve ekosistemle uyumlu bir biçimde gerçekleştirilmesi çok önemlidir.Aksi takdirde teknik olarak yenilenebilir olarak sınıflandırılan santraller, ekosistem üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle “temiz” olarak nitelendirilemez.
  • Türkiye’nin hızla kömürden çıkış için bir adil geçiş planı yapması; sıfır karbon hedefini destekler şekilde fosil yakıt kullanımından, ekosistem döngüleri üzerinde telafisi imkânsız zararlar verecek riskler taşıyan nükleer enerji santrallerinden vazgeçmesi; temiz enerji üretim yöntemlerini teşvik edecek politikalar üretmesi gerekmektedir. Bu politikalar üretilirken enerji verimliliği ve tasarruf ilkeleri de esas alınmalıdır.

Madencilik: Ülkemiz için faydadan çok zarar getirecek

Türkiye’de 3213 sayılı Maden Kanunu 1985 yılından beri yürürlükte. Kanun 1985’ten bu yana 20’den fazla kez değişti, yapılan her değişiklikle Türkiye’de daha fazla alan madencilik faaliyetlerine açıldı. TEMA’nın Ekosiyaset Bildirgesi’nde ise maden politikalarına dair şu eleştiriler yapıldı:

  • Yönetmelikler ve ilke kararları ile madencilik faaliyetlerine ilişkin kısıtlamalar getirilmeye çalışılsa da kanunlar nezdinde madencilik çalışmaları için herhangi bir kısıtlayıcı düzenleme yoktur.
  • Bugün gelinen noktada Türkiye’de madencilik faaliyetlerinden kanunlarla korunan tek bir alan olmadığını söylemek mümkündür.
  • Madencilik faaliyetleri arama süreçleri dahil her bir aşamada toprak, su ve ekosistem üzerinde geri dönüşü mümkün olmayan tahribata sebep olmaktadır. Bu tahribatın gerçekleştiği alanın, madencilik faaliyeti sona erdikten sonra rehabilite edilmesi, ekosistemin madenden önceki haline döndürülmesi mümkün değildir.
  • Ayrıca maden atıklarının toplandığı barajlar hem işletme sırasında hem de sonrasında ekosistem için çok ciddi bir tehdittir.

Siyasetçilere maden konusunda seçim öncesi yapılan politika önerileri ise şöyle:

  • Metalik madencilik faaliyetlerine yönelik izin süreçleri, kamu yararı tartışması çerçevesinde şekillendirilmelidir.
  • Tüm tarafların doğrudan katılımlarını sağlamayan ve planlandıkları yörede kabul görmeyen maden arama ve çıkarma faaliyetleri toplumsal ihtilaflara neden olacak ve ülkemiz için faydadan çok zarar getirecektir.

Mekânsal planlama: Doğa koruma anlayışı benimsenmeli

Planlamanın, ulusal ve kentsel ölçekte alınan kararların bütünü olduğunun vurgulandığı bildirgede, ülke ölçeğinde alınan yatırım kararları ve belirlenen bölgesel gelişme esasları ile kentsel ölçekte üretilen imar planları aracılığıyla farklı özelliklerde birçok doğal alanın etkilendiği belirtildi. Bu alandaki öneriler ise şöyle:

  • Mekânsal planlamada ekosistem anlayışının benimsenmesi, tarım ve mera alanlarının amaç dışı kullanımının önlenmesi, planların iklim değişikliğini önleme ve uyum konularında etkin hale getirilmesi, doğal ve kültürel kimliklerin korunması gerekmektedir.
  • Kentsel 10 gelişmenin, kent içindeki ve kent çeperlerindeki doğal alanları koruyacak şekilde yönlendirilmesi; kırsal alanların da su ve gıda güvenliğini tesis edecek şekilde planlanması önemlidir.
  • Giderek artan biçimde yaşanan sel, kuraklık, deprem, müsilaj gibi riskler mekansal planlamada her ölçekte bütünleşik bir sakınım ve doğa koruma anlayışının benimsenmesi gerektiğini göstermektedir.

ÇED: Sekiz yılda 76 bin ÇED’e onay verildi

1993 yılında yürürlüğe giren ve günümüze kadar 23 kez değiştirilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’ne ilişkin de önerilere yer verilen bildirgede ÇED Yönetmeliği’nin halen ekosistemin ve yaşam alanlarının korunmasını sağlayamadığı ifade edildi.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yayımladığı 1993-2021 yılları arasında verilen ÇED istatistiklerine göre, verilen 76 bin 940 karardan sadece 63 tanesinin olumsuz yönde olduğunun belirtildiği metinde, şu politika önerilerine yer verildi:

  • Gelinen nokta, ÇED süreçlerinin tamamlanması gereken bürokratik bir süreç olarak algılandığını ve amaç ile sonucun örtüşmediğini göstermektedir. ÇED sürecinde yerelin katılımı esas alınmalı, insanlara bilgilenmeleri, araştırmaları ve söz sahibi olabilmeleri için yeterince zaman tanınmalıdır.
  • Ayrıca her bir proje için çevresel etki değerlendirme yapılırken, var olan tesisler ve planlanan diğer projeler de hesaba katılmalı ve mutlaka kümülatif etki değerlendirmesi yapılmalıdır.
  • Bir proje içerisinde yer alan faaliyetlerin birbirinden bağımsız değerlendirilmesine son verilmeli, bunların entegre projeler olduğu kabul edilerek bu eksende çevre, sağlık ve sosyal etki değerlendirmeleri yapılmalıdır.
  • ÇED raporlarının, sadece mevzuata uyulacağı belirtilen bir taahhütname olmasının ötesinde; çevresel etkilerin net olarak belirlendiği, bu etkilerin bertaraf edilmesi veya en aza indirilmesi için alınacak teknik ve sosyal tüm önlemlerin detaylı incelendiği bir içeriğe kavuşturulması gerekmektedir.
  • Ayrıca projenin işletme ömrü gibi, işletmeden sonraki dönem de dikkate alınarak önlem, izleme ve denetleme prosedürlerinin raporlarda tanımlı olması sağlanmalıdır.

TEMA Vakfının yayınladığı 94 sayfalık Ekosiyaset Belgesi‘nin tamamına ulaşmak için tıklayınız >>


Ekoloji Birliği
Ekoloji Birliği; yaşama yönelik artan tehditlere karşı, yurt genelinde faaliyet gösteren bir çok ekoloji örgütünün bir araya gelmesi ile 2018 yılında oluşmuştur.
https://ekolojibirligi.org

Bir yanıt yazın

Top