Buradasınız
Ana Sayfa > Özer Akdemir > Kayalık | Özer Akdemir

Kayalık | Özer Akdemir

Serhat’la köyün son evini geçip tarlaların arasından tepeye doğru yöneldiğimizde gün ikindiyi geçmişti. Tam karşımızdaki kayalıklar güneşin ışıkları altında kızıla kesmişti. Kayalıkların üzerinde uçan bir kuş dikkatimizi çekti. Kuşu seçebilmek için elimizi gözümüze siper ederek gökyüzüne baktık. Açık mavi göğün engin sonsuzluğunda bir kızıl şahin kanatlarını açmış, hiç acele etmeden daireler çizip duruyordu.

“Şahin avını gözüne kestirmiş. Sanırım çeşmenin yakınlarında bir yerlerde” dedi Serhat.  “Hadi” dediğinde ise adımlarımızı hızlandırarak biraz daha yakından bakmak, mümkünse şahinin avına dalış anını görmek istedik.

Biz yel yepelek yürüdükçe biçileli epey olmuş buğday ve çavdar tarlalarının arasından kıvrılan yolun üzerinden incecik bir toz kalkıyordu. İnsan toza hasret kalır mı? Memleketinin tozu olunca kalıyormuş! İçimde, çoktan unuttuğum o çocukluk anılarını depreştiren toza etraftaki yaban bitkilerinin kokusu karışıyordu. 

Tarlanın içinden kulağıma tanıdık bir kuş sesi geldi. Durup topraktan üç parmak yukarısı biçilmiş buğday tarlasına doğru baktım. Ben durunca Serhat da durdu. Sesi o da duymuştu. Kuşun sesi tarlanın ortalarından bir yerlerden tekrar yükseldi. “Keklik mi?” diye sordum. Serhat, başını sallayıp onayladı. 

Gözümüzü tekrar gökyüzüne, kızıl şahini gördüğümüz yöne çevirdiğimizde donup kaldık ikimiz de. Şahin yoktu! Daha bir dakika önce rüzgarını yakalamış bir uçurtma sakinliği ile süzülen şahinin nereye kaybolduğunu anlamaya, beyaz bulutların arasında umutla onu bulmaya çalıştık. Yoktu! Bir anlık dalgınlığımız yüzünden şahini gözden kaçırmıştık. İkimiz aynı anda “tühhh” çektik ama iş işten geçmişti artık. Kızıl şahin sırra kadem basmıştı!

Önümüzdeki kayalıklara doğru, artık hiç acele etmeden yavaş yavaş yürürken, neredeyse yirmi yıldır bir kızıl şahini yakından görmediğini söyledi Serhat. “En son, akşam üzeri, kayalıkların dibindeki tarlamızdan dönerken, belki on metre yakınımdaki sazların arasına şimşek gibi inerken görmüştüm. Çocuktum o zamanlar daha. Ödüm patlamıştı korkudan. Kızıl telekleri, batmak üzere olan güneşin son ışıklarında alev almış gibi parlıyordu. Derenin kenarında uzayan sazlıkların içine dalıp çıkması iki üç saniye ya sürdü ya sürmedi. O zaman bana kocaman görünen kuş indiği gibi aynı hızla geniş kanatlarını çırparak yükselirken pençesinde upuzun bir yılanın kıvrandığını gördüm. Daha çok korkup köye doğru alıp yatırdım! Bu sahneyi, akşamı güneşinde sazlıklarda peydahlanan gölgeleri ve şahinin avına dalarken çıkardığı vınlamayı hiç unutmadım” dedi.

 İki gündür, adını yıllardır bildiğim halde ilk kez geldiğim bu köyde Serhat’ın misafiriydim. Çocukluğumun geçtiği ata yurduma yirmi, otuz kilometre uzaklıktaki köy, tıpkı benim köyüm gibi bozkırın ortasında kendi ıssızlığında kaybolmuş yalnız köylerden birisiydi. Serhat’la uzaktan birbirimize akraba düşüyorduk. Adını, sanını pek kimsenin bilmediği bu bozkır köylüklerinin çoğu aynı kabilenin farklı kollarıydılar zaten.

Serhat’ın köyünde de, benim köyüm gibi ufka kadar dümdüz uzayıp giden buğday tarlalarından, üzüm asmaları ve zerdali ağaçlarının yeşillendirdiği bağlardan, etrafı salkım söğütlü incecik derelerden ve yabanın ortasında yalnızlığı kutsar gibi dikilip duran alıç ağaçlarından başkaca görülecek pek bir yer yoktu. Sadece kayalıklar bu köyü civardaki diğerlerinden ayırıyordu.

Az evvel, kızıl şahini yirmi yıl aradan sonra görüp sevinen, birkaç dakika gördüğü kuşu gözden kaybettiği için çocuk gibi üzülen arkadaşım, yürürken önümüzdeki kayalıkları anlattı yeniden. İki gündür neredeyse tek konuştuğumuz konu kayalıklardı zaten. Köye geldiğimde, daha oturup bir bardak çay içmeden, ayağımın tozu ile ilk görmek istediğim yer olmuştu kayalıklar. O gün, kayalıklara yürürken, köylülerin, genellikle gün inerken ya da akşamları yıldız ve ay ışığı altında yürüdüğü bu yolun kadim bir muhabbet yolu olduğunu söyledi Serhat. Özellikle bahar ve yaz akşamlarında yolun gezintiye çıkmış yolcusunun hiç eksik olmadığını anlattı.

Kayalıkların dibinde biten pınarın yanına oturduğumuzda gün neredeyse batmak üzereydi. Zulamızdan çıkardığımız ev yapımı şarabı, birkaç dilim ekşi elma ve gelirken yol üzerindeki bağlardan kopardığımız siyah üzüm eşliğinde yudumlarken kayalıkların başındaki felaketin nasıl savuşturulabileceğini konuştuk uzun uzun.

“Kayseriliymiş şirketin sahibi. Buraların adını belki ilk kez duydu. Gelip bizim yüzlerce yıldır yaşamımızın bir parçası olan kayalıkları kırıp parçalayarak mıcır yapacakmış. Bize bir Allahın kulu, bir tek yetkili ‘Rızanız var mı’ diye sormadı bile” diye anlattı başlarındaki belayı Serhat.

Komşu köydeki tarihi Bizans Kalesi’ni bile içine alıyormuş Serhat’ın anlattığına göre kalker ocağının ruhsat alanı. “Kaleyi kağıt üzerinde dışarıda göstermişler ama iki köyün tam ortasındaki işletme bizim tarlalarımızı, hatta evlerimizin bulunduğu yerleri bile yutmuş” dedi.

Güneşin son ışığı kayalığı ince bir bıçak izi gibi kırmızıya kesip kaybolurken kalktık biz de. Dönüşte, serince çıkan akşam yeline sırtımızı verip köye dönerken Serhat benim için yeni bir bilgiyi de anlattı; “Ankara’da, senin tanıştırdığın jeoloji mühendisi hocayla konuştuk. Bizim bu bölgenin jeolojik etüdünü o yapmış, biliyorsun. Dedi ki ‘memleketin en diri faylarından birisi tam bu kayalıkların altından geçiyor. Zaten kayalıklar da zaman içerisinde meydana gelen depremler nedeniyle oluşmuş. Üstelik bu kayalıklar bölgenin su deposu. Onların yok olmasına izin verirseniz siz de er geç yok olursunuz’! 

Derince içini çekti Serhat; “Bu kayalar madenci şirket için sadece kırıp, üzerinden para kazanılacak taştan başka bir şey değil. Oysa bizim için yaşam demek. Sularımız, toprağımız, anılarımız, sevdamız…” dedi. 

“Sevda” sözüne takılıp kaldım. Hiç unutamayacağım bir ders daha almıştım bu iki günlük misafirlikten dönerken. Kimileri için alelade bir taş parçası olan o kayalar, yüzlerce yıldır yanı başında yaşayan köylüler ve dönüş yolunda bir kez daha gördüğüm kızıl şahin için yaşamın ve hatta sevdanın ta kendisiydi…

* Bu öykü Hacıbektaş Karaburç köylülerinin kayalıklarını koruma mücadelesinden esinlenilmiştir.

Özer Akdemir
Özer Akdemir
1969 Nevşehir Hacıbektaş'ta doğdu. 1998 yılında Evrensel Gazetesi ile başladığı gazeteciliğe halen gazetenin İzmir temsilcilisi olarak devam ediyor. Hayat TV'de Çepeçevre Yaşam programlarının yapım ve sunuculuğu yanı sıra, Anadolu’nun Altın’daki Tehlike / Kışladağ’a Ağıt, Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği, Uranyum Uğruna / Dilsiz Çocukları Ege’nin, Doğa ve Direniş Öyküleri adlı kitapları bulunuyor.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top