Buradasınız
Ana Sayfa > Caner Gökbayrak > Hidro Elektrik Santralleri (HESler)

Hidro Elektrik Santralleri (HESler)

Yıllar öncesi, Nükleer ve Kömürlü Termik santrallere karşı “Rüzgar Güneş Bize Yeter” diye bir slogan vardı. O yıllar, Türkiye’de tek tük birkaç yerde rüzgar santrali olan yıllardı. Güneşten elektrik üretim panellerini yalnızca fotoğraflarda görürdük. Nükleerin ölümcül tehlikesi, kömürün hastalık endişesi bizleri yenilenebilir enerjiye sarılmaya itmişti. Ancak zamanla gördük ki, kapitalist sistem masum gördüğünüz yenilenebilir enerjiyi bile öyle aç gözlülükle ele alıp talan boyutuna çıkarıyor ki, doğayı ve yaşamı savunmak için mücadele girişmekten başka çareniz kalmıyor.

Şimdi “Yenilenebilir Enerjiye de mi karşısınız?” diye düşündüğünüzü duyar gibiyim. Çoğunlukla evet, karşıyım. Aslında bu konuyu, “Artan oranda enerjiye gerçekten gereksinimimiz var mı?”, “Enerji kimin için?” sorularını yanıtladıktan sonra yazmam gerekirdi. Ancak ben konunun daha iyi anlaşılması için enerji ihtiyacı konulu makalemi en sona saklayacağım. Öncelikle HES (hidro), RES (rüzgar), GES (güneş), JES (jeotermal) ve Biyokütle olarak bilinen enerji kaynaklarının her birini ayrı makaleler halinde ele alacağım. Serinin son makalesinde, enerji açlığı yaratan sistemin pek söylenmeyen yönlerine değinerek enerji konusunu bitireceğim.

Hidro Elektrik Santraller (HES)

5nci Dünya Su Forumu (WWF) toplantısı 2009’da İstanbul’da yapıldı. WWF, her ne kadar Birleşmiş Milletler tarafından düzenleniyor gibi gözükse de ulus ötesi su kartellerinin ve onların Türkiye’den yerli işbirlikçilerinin denetimi altında gerçekleşti. Foruma karşı çeşitli etkinlikler, miting ve alternatif forum düzenlendi. Bunların bir bölümüne ben de katıldım. TMMOB ilgili odalar, DOĞADER, Halkevleri ve daha pek çok dernek ve vatandaşın katılımıyla “Bursa Su Platformu” o zaman kuruldu. Çevreden, ekolojiden yana kuruluşlar olarak, Suyun Ticari Bir Meta Değil, yaşam için vazgeçilmez özelliği nedeniyle Suyun Canlı Bir Varlık Olduğu, bu nedenle suyun ticarileştirilmesinin kabul edilemez olduğunu halka anlatılmaya çalışıldı.

Türkiye’de HES furyası, beklendiği gibi Dünya Su Forumundan sonra hız kazandı. 3 – 5 km arayla bütün nehirlere, küçük büyük derelere binlerce HES ruhsatları verildi. HES şirketleri baraj gölünde birikecek suya da sahip oluyordu. Böylelikle HES şirketleri bir taşla iki kuş vurmaktaydı. Ürettiği enerjiden elde edeceği kar bir yana baraj gölündeki suya sahip olmak bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdiler. Gelecekte su savaşları olacağı tahminlerine yönelik suya sahip olmak şirketler için iyi bir yatırımdı.

Çok geçmeden köylülerle HES şirketi yetkilileri arasında su kullanımı yönünden tartışmalar yaşanmaya başladı. Buna da çare bulundu. Dönemin AKP Hükümeti, ilgili kanun ve yönetmelik değişikliğiyle HES şirketlerine silahlı özel güvenlik birliği kurma yetkisi verdi. Bundan sonra artık köylü tartışarak değil silahla çatışarak hakkını arayacak duruma getirilmişti. 16 yıllık iktidarı boyunca suyun ticarileşmesinin yolunu açan, kanun ve yönetmeliklerden doğayı ve halkı koruyan maddeleri kaldırıp, sermayenin çıkarlarını gözeten maddeler ekleyen AKP’den zaten başka bir şey beklenmiyordu.

Birkaç vadiden akan dereler birleştirilip HES yapılacak vadide toplanarak diğer vadideki dereler susuz bırakıldı. Susuz kalan vadilerde tarlasını sulayamayan köylüler, doğada yaşayan hayvanlar kendi kaderine terk edildi. Bunlar bir iki örnekle sınırlı değil, yüzlerceydi. Farklı vadilerden suyu toplayan su kanallarının her biri için binlerce ağaç kesildi. HES şirketleri kanalların etrafı yüksek tel örgüyle çevreledi. Bu da doğada yaşayan hayvanların hiç olmazsa kanallardan su içerek yaşamlarını sürdürebilme olasılığını tümüyle ortadan kaldırdı. Hayvanlar, tellerin ardındaki suya baka baka susuzluktan can verdiler.

Nehirlere inşa edilen büyük HES’lerin devasa boyuttaki baraj gölleri, yükseleceği yere kadar ağaçlar kesilerek büyük katliamlar yapıldı. HES’lerin zararı kesilen ağaçlarla sınırlı değildi. Sözde can suyu denen dar ve yetersiz kanaların dere yatağının besleneceği öngörülüyordu. Kısa bir süre sonra can suyu bırakılsa bile dere yataklarının kuruduğu anlaşıldı. Derelerde yaşam süren balıkların dere yataklarının kaynaklarına giderek yumurta bırakma güdüsü vardır. Derelere inşa edilen binlerce HES balık göçünü yok etti. Günün sonunda sermaye istediğini elde etmiş, Türkiye’nin her yerinde derelere, nehirlere, suya hakim olmuştu.

Günümüzde DSİ tarafından devlet eliyle doğanın kılcal damarları sayılan az miktarda su akışına sahip derelerin üzerin sulama göletleri yapılıyor. Dereler kanun gereği özelleştirilemez Ancak üzerine gölet yapıldığında iş değişir. Yakın bir gelecekte sulama göletleri özelleştirme furyasıyla karşılaşırsak şaşırmayın. Gerçekte sulama göletleri köylüye su sağlamak için değil suyun halktan, doğadan koparıp ticari işletmelere devri için yapılıyor. Hatta Bursa Kocayayla’da olduğu gibi ortada akan bir dere yokken baraj gölü ve su taşıma kanalları için ormanda onbinlerce ağaç katledilerek sözde sulama göleti yapılabiliyor.

Sulama için yapıldığı belirtilse de Kocayayla göletinin turizm için yapıldığı çok açıktı. DOĞADER ve Bursa Barosu olarak açtığımız davada DSİ ve Orman Bakanlığı önce Mahkemenin Yürütmeyi Durdurma Kararına uymadılar. Ardından davamızı boşa çıkarmak için hileli yollara başvurdular. Yeni davalar açmak zorunda kaldık. Yeni davamıza mahkeme Yürütmeyi Durdurma vermedi. Zarar gerçekleşti. Oysa mahkeme edilen bir konu için Yürütmeyi Durdurma, zarar oluşmaması için verilir. Davamıza bilirkişi keşfi yapıldığında onbinlerce ağaç katledilmiş, gölet kabaca tamamlanmış durumdaydı. Bu hal üzerine bilirkişilerin mahkemeye verdiği raporda aleyhimize geldi. Davayı kaybettik.

2009’dan bu yana yurt genelinde HESlere karşı ciddi mücadeleler verildi. Bunların bir çoğu zaferle sonuçlandı. Ancak her kazanılan ÇED davasının ardından yapımcı şirket Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurarak yeni bir ÇED izin aldı. Onlara da dava açıldı ancak mahkemelerin Yürütmeyi Durdurma kararları vermemesi, çoğu yerde doğanın yok edilerek inşaatın tamamlanmasıyla sonuçlandı. Buradan mücadele etmeye gerek yok durumu çıkmasın. Böyle olumsuz sonuçlanmayan çok sayıda örnekler de var. Süren bir çevre davasının arkasında güçlü halk desteği olduğunda hukuksal başarının da arttığını unutmamak gerekir.

Caner Gökbayrak
Caner Gökbayrak
15 Ağustos 1966 yılında Bursa’da doğdu. Ankara Üniversitesi KMYO Bilgisayar Teknolojisi ve Programcılığı bölümünden mezun oldu. Çeşitli fabrikalarda Bilgi İşlem Sorumlusu olarak çalıştı. Bursa’da Evrensel Kültür Merkezi Sanat Kurulu’nda görev aldı. 2005 yılında kurucu üyesi olduğu DOĞADER'in 2017’den beri Başkanlığını sürdürmektedir. Ekoloji Birliği’nin kuruluşunda da etkin görev aldı, ilk dönem Ekoloji Birliği Eş Dönem Sözcülüğü görevinde bulundu. Ekoloji Birliği’nde halen YK üyesi olarak görev yapmaktadır.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top