Buradasınız
Ana Sayfa > Ekoloji > Doğa-insan ilişkisi üzerine

Doğa-insan ilişkisi üzerine

Kutsal yapıtlarda “tabiat” olarak ifade bulan günümüzdeki “çevre” ve “doğa” kavramı, mitolojik çağlarda “gök” ve “yer” efsaneleriyle de canlandırılırdı. İlkel uygarlıklarda doğa, kendisine tapanları ödüllendiren, karşı çıkanları ise lanetlendirip cezalandıran, yok eden bir tanrısal varlık olarak düşünülmüş ve algılanmış. Bundan olsa gerek; insanlık bilincine, doğal çevre ve kaynaklarını kötü kullanan toplumların deprem, sel baskınları, kasırga, toprak kaymaları, çığ ve kuraklık gibi doğal afetlerle cezalandırıldıkları veya cezalandırılacakları inancı yerleşmiş.

Kıyamet habercileri mi?

Aynı inanç, yani ilkel çağlardan kalma bu tür anlayış, bugün de bir feodal kültür olarak insanların kafasında varlığını koruyor. Bu nedenle de hala bu türden bir kültürün etkisi altındaki kimi insanları yaşadıkları çağın kozmik ya da dünyevi kimi işaretleriyle, bu çağın sonunun geldiğine ilişkin bir paralellik aramaya yöneltiyor zaman zaman.

İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda ise, bu işaretler kolayca sezilebilecek kadar belirgin ve bol ne yazık ki. Gittikçe artan çevre kirlenmeleri, nükleer ve kimyasal silahların yarattığı tehdit ve tehlikeler, iklimsel değişiklikler, ozon tabakasındaki delinme sonucu iklimlerin dengesinde oluşan bozulma, küresel ısınma, yeni çıkan bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme, açlık ve ayrıca toplumsal yapılarda oluşan sosyal tehditler olan uyuşturucu, şiddet, fuhuş gibi bozulmalarla birlikte küresel boyutlara ulaşmış durumdaki felaket ve tehditler vs…

Geçmişin efsanelerinde başlasa ve günümüzde gelecek korkusunu yansıtan çizgileriyle kurgu-bilim konusu da olsa, çevre, aynı zamanda insanoğlunun ortaçağda başlayan coğrafi keşiflerinin bugün uzayın derinliklerini keşfetmeye kadar geliştirmesi nedeniyle uzaysal boyutlar da kazandı ve içinde bulunduğumuz yüzyılla birlikte başlayan ve “milenyum” olarak da adlandırılan aydınlanma çağında, 2000’li yıllarda yerini almış durumda. Bu nedenle bundan böyle, içinde bulunduğumuz aydınlanma çağıyla birlikte çevre ve çevresel sorunlar, ilkel toplumların tinsel tabuları, inanışları ve bağnaz yargıları ile değil, ama modern bilim ve teknolojilerle bağdaştırarak ele alınıp tartışılacaktır.

Bu gerçek böyle. Ama, pek çoğumuzun yine de ilkel dediğimiz insanlardan özellikle doğaya saygı ve sevgi konusunda öğrenecekleri şeyler olduğuna inanıyorum. Çünkü, ilkel ve feodal toplum dönemlerinde insanların doğa ile ilişkisi günümüzden çok daha farklı bir anlam ve nitelik taşıyordu. Daha çok bir saygıyı da içeren korkunun yanında, anlamlı bir sevgi de yatıyordu bu insan-doğa ilişkisinde, Nazım Hikmet’in dediği gibi, onlar, topraktan, doğadan öğreniyordu her şeyi.

Ancak teknolojinin gelişimiyle birlikte, insanoğlunun doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi başladığında, teknolojideki müthiş gelişimin hızı zaman zaman insanoğlunun başını da döndürmüş ve sonuçta “Ben doğanın hakimiyim” yanılgısına düşmüş insanoğlu. Bu noktadan sonra da, doğaya karşı zafer kazanma hırsı, giderek insanları doğayı tahrip edecek şekilde korkunç çevre katliamları yaratmalarına neden olmuş durumda. Oysa insan doğanın hakimi değil, onun sadece bir parçasıdır.

Reis Seattle’in ABD Başkanına mektubu

İşte bu açıdan, şimdi gelin, ders çıkarmak adına bir kez bir ilkelin sözlerine kulak verelim burada: Yıl 1854. Zamanın ABD Başkanı Franklin Pierce, Kızılderililerin sahip oldukları toprakları satın almak için reisleri Seattle’e bir mektup yazar. Reis Seattle’in karşılık olarak ABD Başkanına yazdığı mektup, Kızılderililerin doğayla ilişkilerini çok güzel tanımladığı gibi, çok da anlamlı. Hele o yalın, salt doğaya ilişkin dile getirilen duyguların şiirselliği, bu mektubu tarihe geçirmiş durumda.

Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan kızılderili reisi Seattle şöyle diyor mektubunda: “Washington’daki Büyük Reis, topraklarımızı satın almak istediğini bildirdi. Teklifini düşüneceğiz. Çünkü satmazsak, beyaz adamın belki de silahla gelip toprağımızı elimizden zorla alacağını biliyoruz.” Reis Seattle’ın asıl garibine giden ve anlayamadığı nokta da, toprağın satılmasıdır. Mektubun can alıcı noktası da burası.

“Gökyüzü nasıl alınır ya da satılır? Ya toprağın sıcaklığı? Bunu biz düşünemeyiz bile. Havanın tazeliğine, suyun parıltısına biz sahip değiliz ki, siz satın alasınız. Toprağın her parçası bizim için kutsaldır. Parıldayan her çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek, halkımızın düşüncesinde ve yaşayışında kutsaldır. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz… Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Her şey birbirine bağlıdır. Toprağa ne olursa, toprağın doğurduklarına da aynısı olur. Toprak, anamızdır. İnsan toprağa tükürürse, kendi suratına tükürmüş olur…”

İlkel ya da vahşi diye dudak büküp, belki de küçümsenen bir Kızılderili reisinin bu sözlerini ve doğayla ilgili sözlerindeki o şiirselliği acaba kaçımız dile getirmeyi becerebiliriz? Çok uzun olan mektubun burada sadece bir kısmını aktardım.

Sonuç olarak, günümüz modern insanının doğa ile ilişkisi hiç de sağlıklı olmadığı, hatta doğaya karşı vahşice davrandığı görülüyor. Sorunların temelinde de, insan-doğa ilişkisinin sağlıklı ve tutarlı bir şekilde kurulamaması gerçeği yatıyor. Çevreyle ilgilenen herkesin aradığı ve istediği şey; daha güzel, daha temiz, daha sağlıklı bir çevre için, günümüzdeki insan-doğa ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi. Böylece hem bizler, hem de doğa ve doğadaki tüm diğer canlılar herhangi bir tehdit veya tehlikeyle karşı karşıya kalmadan nesillerini devam ettirebilirler.

Unutmamalıyız ki, geleceğimiz ve mutluluğumuz birbirine bağlıdır. Doğal güzellikleri pörsümüş, kirlenmiş ve canlı türlerinin yok olduğu veya yok olacağı bir dünyada, insan, bütün dünyaya da sahip olsa bile, mutlu olabilir mi?

Bilinmesi gereken asıl gerçek de şudur: Doğada asıl kutsal olan yaşamdır! Doğadaki yaşamın devamı için bir şeyler yapmak da, insanlığın gelecek için yapmış olacağı en onurlu ve erdemli davranışlardan biri olacaktır…

Çevre ile ilgili diğer yazılarımın da bu perspektif içinde irdelenmesi daha doğru olur.

Metin Sert
Metin Sert
1959 yılında Manisa’nın Turgutlu ilçesinde dünyaya geldi. Çevre sorunları ve ekoloji mücadelesi ile ilgisi 1997 yılında Leylek Çayı‘nın akibeti ve bazı çocuk ölümlerini araştırarak başladı. Bugün başta Turgutlu Çaldağı’ndaki nikel madenciliği ve diğer çevresel tehditlere karşı mücadele yürüten TURÇEP YK üyeliği ile birlikte, Ekoloji Birliği ve EGEÇEP’te de YK üyeliği görevlerini sürdürmektedir. Kişisel web sitesi: www.metinsert.com
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top