Buradasınız
Ana Sayfa > Özer Akdemir > Elveda peri bacası, elveda kavak ağacı!

Elveda peri bacası, elveda kavak ağacı!

Sarışın bir tepenin yamacında bulunan kavak ağacının altında durmuş, dakikalardır önünde uzanan manzaraya dalıp gitmişti Kuru Memmet. Cıvıl cıvıl insan kaynıyordu peri bacalarının arası. Yüz-yüz elli metre uzağındaydı müzenin giriş kapısı. Rüzgar, kalabalığın uğultulu seslerini kulağına kadar taşıyordu. Japon, Rus, Alman; yetmiş iki milletten insan, peri bacalarının irili ufaklı mantarlar gibi doluştuğu vadiye girip çıkıyordu.

Oturduğu tepenin arkasındaki köydendi Mehmet. Kuru Memmet derlerdi köyde. Gerçekten de canı çekilmiş bir zerdali dalı kadar kuru ve kavruktu. Elleri, yüzü, alnı yıllardır suya hasret kalmış topraklar gibi çizgi çizgiydi. Çizgilerin her biri bir başka şekilde dolaşırdı yüzünü. Bu, onu yaşından çok büyük gösterirdi. Oysa daha kırkına yeni girmişti.

Ayakta dikilmekten yoruldu. Çömelip sırtını kavağa dayadı. Bir süre sonra dizleri ağrıdı bu halde durmaktan. Yere oturdu. Toprak serindi. Ağacın etrafı sarı yapraklarla bezeliydi. Hâlâ tek tük kalan yapraklar, arada sırada döne kıvrıla düşüyordu yanına, yöresine…

Elini koynuna sokup tabakasını çıkardı. İçinden kehribar rengi bir tutam Maraş otu aldı iki parmağının arasına. Tabakanın kapağındaki ince kağıtlardan birisinin arasına koyup kağıdı kare halinde katladı. İçinde ot bulunan kağıdı ağzına, üst dudağı ile diş etinin arasına yerleştirip emmeye başladı. Kekremsi, acı bir tat geldi ağzına. Acı suyu ağzının içinde bir süre bekletip yuttu. Bazen çok acı geldiğinde ya da otun bir dalı kağıttan kurtulup diline değdiğinde tükürüyordu yere.

Emmisinin kırmızı burunlu MAN kamyonunda muavinlik yaptığı zamanlarda, Göksun’a kavak alıp satmaya gittiği günlerde alışmıştı Maraş otuna. Onun yanında sigara içemiyordu. O da Maraş otu koydu damağına, fark ettirmeden. Emmisinin korkusu ve bu ot sayesinde sigarayı bırakmıştı ama ne çare ki bu sefer de ota bağımlı hale gelmişti!…

Kuru Memmet, turistlere ufak tefek şeyler satarak geçimini sağlardı. Biri 9 diğeri 11 yaşındaki iki küçük kızını da arada yanına alır, müze bekçilerinin az ötesinde, araçların park yerinin yanındaki salkım söğüdün dibinde tezgahını açardı. Köyden getirdiği erik, kaysı, elma, armut gibi mevsim meyvelerini doldururdu tezgahına.

***

Bakanlık müşaviri, karşısında oturan orta yaşlı adamın parfüm kokusunu hemen tanıdı. “D&G, şişesi en az 1500 liradır” diye geçirdi içinden. Burnu çok hassastı. Parfümlere aşırı meraklıydı ve bu nedenle başına hoş ya da nahoş olayların gelmesi kaçınılmazdı. Bazen, “Halkın içine girdiğinde” ya da bakanlıkta çalışanları teftişe çıktığında aldığı kokular nedeniyle tüm günü berbat geçerdi. Ter kokusu, tütün kokusu ve ondan da kötüsü ucuz parfüm kokusu!..

Müsteşar, ellerini göbeğinin üzerinde birleştirip koltuğuna iyice bir yerleşti.  “Özetlersek, Kapadokya Alan Başkanı olarak o bölgede yapılacak olan bütün iş ve işlemlerden tek siz sorumlu olacaksınız. Eskiden beş ayrı kurum vardı bölgedeki koruma alanlarını, milli parkı ve dünya kültür mirasına giren alanları koruyan. Tabii gereksiz bir sürü bürokratik işlem yapmak zorundaydınız herhangi bir yatırım için. Şimdi ise tüm bu bürokrasiyi kaldırıp sadece sizin başında bulunduğunuz kuruma yetki verildi. Sanırım anladınız Sayın Başkan? Size artık müsaadenizle başkan diyeceğim” dedi.

Karşısında oturan jöleli saçlarını ortadan ayırmış tıknaz adam memnuniyetle kıpırdandı koltukta, “Efendim, siz nasıl buyurursanız” dedi.

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin bir nimeti daha” diye göbeğinin üzerindeki ellerini ovuşturdu müsteşar. “Şimdi bizim hızlı tren projesine taş koymak isteyenleri bir görelim bakalım” dedi karşısındakine muzipçe göz kırparak.

***

Kuru Memmet’e “Bugün gelme demişti” köylüsü olan özel güvenlikçi. “Ankara’dan, bakanlıktan birileri gelecekmiş. Ortalıkta görünmesen iyi olur”. O da tezgahını getirmemiş, köyde pineklemek yerine vadiyi tepeden gören ağacın altına gidip tünemiş, gelip geçeni seyre dalmıştı.

Öğleye doğru iki siyah plaklı minibüs ve birkaç polis aracıyla geldi heyet. Kuru Memmet’in beklediği gibi müzeye doğru değil, kendisinin bulunduğu tarafa yürüdü grup. Kravatlı, siyah gözlüklü on kadar adamın olduğu grupta süslü şapkaları, topuklu ayakkabıları olan, saçları sarıya ve kızıla boyalı iki kadın da vardı.

Kuru Memmet’e yirmi-otuz metre kala durdu heyettekiler; aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Başında beyaz fötr şapka bulunan bir adam ucundan iki kişinin tuttuğu geniş bir haritada bir yerleri işaret ediyordu.

Meraklandı. Fark ettirmemeye çalışarak heyete yanaştı. Yaklaştığını gören bir polis, dikkatle süzdü kendisini. Sonra bakışlarını başka tarafa çevirdi umarsızca. Bu onay verildiği anlamına geliyor herhalde diye düşündü Memmet. Ürkekçe sokuldu heyete. Konuşmaları artık rahatlıkla duyabiliyordu. Sarışın kadının yan tarafında durdu. Kadının parfüm kokusu geldi burnuna. Keyifle içine çekti kokuyu. Kadın göz ucuyla baktı yanı başına sokulan ürkek adama. Dudaklarını büzerek hemen önüne döndü yine. Memmet üzüldü buna…

“Efendim tam buradan geçecek yol. Şu tepeyi yarıp, bulunduğumuz yerden ilçe merkezine ulaşacak. Dört istasyondan birisi ilçede kurulacak.” diye anlatıyordu, fötr şapkalı adam. “Yılda yüz bin turist geliyor buraya. Tren yolu ve istasyonla bu rakamı üçe dörde katlamayı planlıyoruz”.

Adamın “Yarıp geçilecek” diye gösterdiği yerin biraz önce oturduğu kavak ağacının bulunduğu tepe olduğunu anladı Kuru Memmet. Ne kavak kalacaktı yani ne tepe! Gözünün önüne yılan gibi kıvrıla kıvrıla giden trenler geldi. Sevinsin mi üzülsün mü bilemedi! Yalnız içinde giderek büyüyen bir duygu bu işin hiç de iyi olmayacağını söylüyordu.

Vadideki kayaların ucuna iğne ile tutturulmuş gibi duran peri bacaları için de bu trenlerin iyi olmayacağını düşündü. İçi sıkıldı, bunaldı. “Elveda peri bacası” dedi içinden, kederle…

Daha fazla durmadı heyetin yanında. Fötr şapkalı adam karşısında jöleli saçları ortadan ayrılmış çalımlı çalımlı duran tıknaz birine “Başkanım” diye hâlâ bir şeyler anlatırken o geldiği tepeye, bir süre sonra yok olup gidecek olan kavak ağacına doğru yürüdü. Ağzına Maraş otunun acı tadı geldi. Hırsla yere tükürdü. Sarışın kadın gördü bunu, iğrenerek baktı Memmet’in ardından…

Bozkırda güz yelleri sert esmeye başlamıştı. Belki de son günlerini yaşayan kavak ağacındaki son yapraklar da düşüyordu artık!

Özer Akdemir
Özer Akdemir
1969 Nevşehir Hacıbektaş'ta doğdu. 1998 yılında Evrensel Gazetesi ile başladığı gazeteciliğe halen gazetenin İzmir temsilcilisi olarak devam ediyor. Hayat TV'de Çepeçevre Yaşam programlarının yapım ve sunuculuğu yanı sıra, Anadolu’nun Altın’daki Tehliken/ Kışladağ’a Ağıt, Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği, Uranyum Uğruna / Dilsiz Çocukları Ege’nin, Doğa ve Direniş Öyküleri adlı kitapları bulunuyor. Ekoloji Birliği ve EGEÇEP Yürütme Kurulu üyeliği görevlerini yapmaktadır.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top