Buradasınız
Ana Sayfa > Özer Akdemir > Zeynel’in acıları…

Zeynel’in acıları…

Biraz önce tanıştığımız Zeynel’le eskiden dere yatağı olduğu anlaşılan geniş vadinin içindeki bir zeytin ağacının altına oturduk. Kasım ayının ortalarına rağmen hâlâ insanı terleten bir güneş vardı tepede. Yaşı 55-60 arası gösteriyordu Zeynel’in. Koyu esmer yüzünde yılların kırışıklıkları doluydu. 

Bilirkişi heyeti vadinin içine doğru ilerlemiş, heyetin dışında kimsenin gitmesine izin verilmemişti. Vadinin iki yamacı da çamlarla örtülüydü. Tam orta yerde ihtiyar bir pelit ağacı vardı. Pelitin etrafı ise 20-30 yıllık olduğu anlaşılan zeytinlerle doluydu. 

Heyetin ardında gezerken sorduğum soruları zeytin ağacının altına oturduğumuzda yanıtladı. Kürt şivesi hemen belli oluyordu konuşmasında. 

“Madem sordun dinle o halde benim babam. Memleketten geleli 30 yılı geçti. Gönüllü gelmedik, tövbe. Ardımıza baka baka, gözlerimizden yaş akıta akıta geldik buralara. Ağlaşa, çığrışa denkleştirdik göçümüzü!..

Aç açıkta değildik evelallah. İki lokma bir hırka geçinip gidiyorduk. Çobandık. Mor dağların yüksek yaylalarında yemyeşil otların koynunda yayardık sürülerimizi. Başı karlı dağlardan süzülüp gelen, dibi alabalıklı soğuk suların kenarına kurardık obamızı. Sütten memelerini taşıyamazdı koyunlarımız, keçilerimiz. Çocuklarımızın elma elma olurdu yanakları. Tertemiz, buz gibi hava ile dolardı ciğerlerimiz. 

Oysa şimdi bir kokla şu havayı! Çürük soğan gibi kokuyor! Leş kokuyor. Cılk yumurta gibi…

Neyse, burası sonraya kalsın. Dağlarımızdan niye mi ayrıldık, kurbanım? Mecbur kaldık, mecbur bırakıldık… Ya kalıp canımızdan olacaktık, ya göçü yüklenecektik. 

İki sene yayla yasaklandı terör var diye. İki sene ovanın sıcağında açlıktan kırıldı sürülerimiz neredeyse. Yazın serin yaylaların taze otlarına alışkın hayvanlarımız kuru kenger dikenlerini ağızları kanayarak yediler. Cılız otları, acı ayrıkları, dokunanı dalayan ısırganları kemirişlerini bir görseydiniz!..

Akşam aç eve dönen koyunun aç kuzusuna iki damla süt veremeyişindeki çaresizliği izleseydiniz, ağlardınız siz de. Biz iki yıl ağladık. En sonunda dayanamadık. Sattık yok pahasına bütün hayvanlarımızı.

Göçmeden iki gün önce karakola dedik ki; “Biz artık gidiyoruz buralardan. Kalırsak hayvanlarımız da biz de acımızdan öleceğiz. Son bir kez yaylamıza çıkmak, bir gece orda konaklamak istiyoruz”. Olmazlandı komutan önce. Sonra çaresizliğimize, ezikliğimize acımış olacak ki izin verdi. “Tamam” dedi. “Tüm timlere haber edeceğim şimdi. Şu güzergahtan çıkmadan gidin, ertesi gün öğle olmadan da dönmüş olun”. 

Çoluk çocuk kalan bir iki katır ile çıktık yaylamıza. Gün boyu yürüdük. Akşamın ilk yıldızları göz kırparken vardık dere kenarına. Çadır madır kurmadık. Gökte yıldızları yorgan yaptık ve sabaha kadar gözümüzü kırpmadık. 

Kadınlarımız ağıt yaktılar, içli içli, yavaş seslerle. Kürtçe, Türkçe, Zazaca ağıtlarla inledik tüm gece. Kürt, Türk, Zaza karışıktır köyümüz. Adana’dan gelin gelmiş mesela benim ebem yıllar önce. Anam anasından Türkçe öğrenmiş, babasından Kürtçe. Ben de iki dili de iyi bilirim bu yüzden. Zazacayı da anlarım. Kürtçeye çok benzer zaten. 

Gece, küçük bir çoban ateşi yaktık. Üstüne isli büyük demliğimizi çattık. Odunlar kızıl kora kesmişken, birbirine sokulup uyuklayan çocuklarımızdan az ötede, kan kızıl bir testi şarabı paylaştık. Bizim gibi uykusuz, dertli kadınlarımızdan da içen oldu, öte tarafta. İçmeden sarhoştuk zaten benim babam. Şarap bize neyler ki?!..

Hıdır Zazaca bir türkü tutturdu, gece yarısı. “Daye hal yamano / Bawo hal sebeno  – Anne, halim yamandır/ Baba neye varacak bu halim”.

Ben, yıllarca ebemden dinlediğim bir Çukurova türküsü söyledim, elimi kulağıma atıp. 

“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar

Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık”

Kadınların sessiz ağıtlarını ise bugün bile yüreğim kabararak anımsarım. Gece de, hafif hafif esen yayla yeline, uzak dağlardan gelen kurt ulumaları eşlik etti. Arada tek tük mavzer sesleri de geliyordu. Günün ilk ışıkları yaylaya çöken pusu dağıtmaya başlayana kadar gözünü kırpmadı kimse. Tanyeri her geçen an yavaş yavaş büyüyen ve gittikçe turuncuya kesen mor bir çizgi halinde atmaya başladığında o zamana kadar tuttuğum göz yaşlarım yanaklarımdan süzüldü indi aşağıya. Kimse görmesin diye yüzümü çevirdim dağın dumanlı doruğundan tarafa. Bu daha beter etti beni. Dağın duman çökmüş zirvesine son kez baktım ve içimi çeke çeke ağladım… 

Diğerleri de benden aşağı değildi. Sabahın seher vaktinde inledik, meledik durduk, kuzusu yitmiş koyunlar gibi. Kuşluk vakti özlem, ayrılık acısı daha da oturdu yüreğimize. Ve artık bu acı ile bir dakika daha duramayacağımızı anlayıp yüz geri, ardımızdan kovalar var gibi indik ovaya… 

***

Otuz yıl oldu göçeli Salihliye. Biz, böğürtlen çalıları ile dolu bu tepenin eteğine evlerimizi kurduğumuzda hiç kimse yoktu buralarda. Sonradan İç Anadolu’dan gelen Alevi komşularımızla da çok iyi anlaştık. Şehre gitmek için yarım saat yürürdük. Şehir büyüdü yıllar içinde, yanımıza kadar geldi. Üç tane okul yapıldı mahallemizin dibine. Sevindik elbet buna. Çocuklarımız yol yolak tepmeyecekti artık uzak okullara gitmek için.

Bir gün, hemen evimin önüne, bir taş atımı bile uzaklıkta olmayan yeşil tepeye birileri ellerinde ölçüm aletleriyle geldiler. Ne aradıklarını sorduk gelenlere, hoş geldiniz edip. Biri camii dedi, biri villa yapacağız dedi. Biri de dedi ki sıcak su çıkaracağız, sizlere de vereceğiz sıcak sudan. Sıcak su deyince ayıktım ben. Aydınlıların, Germenciklilerin zar ağladığını biliyordum ne zamandır. “Eyvah” dedim, “Eyvah ki ne eyvah!..”

Gece yarıları toplandık komşularımızla. Direnelim dedik, buradan da göçemeyiz dedik, yetti artık göç yolları, ayrılıklar dedik. Çadır kurduk tepeye giden yolun üstüne, günlerce direndik. Mahkemelere davalar açtık, dilekçeler verdik. “Mahkeme sonucu beklensin” dedik, kimseye dinletemedik. 

Dayak yedik, kadın, kız, çoluk – çocuk! Gözaltına alındık, yerlerde sürüklendik. Darmadağın ettiler bizi! Bir mahalleydik biz, bin jandarma gönderdiler üzerimize. Evimizin önüne bile çıkamadık. Şirket getirdi kurdu kulelerini, araç gereçlerini ve hâlâ kuyu vuruyorlar dümdüz ettikleri tepeye. 

Bugün keşifte hakime hanıma dedim ki, “Benim evim şurası, burası da zeytinliğim. Siz olsanız izin verir misiniz dibinize kuyu çakılmasına? Zaten göç gelmişim memleketin öbür ucundan. Buradan öte nereye gidelim?” Hiçbir şey demedi, dinledi sadece. 

Yaz bunları benim babam. Yaz Zeynel’in derdini, garibanlığını! Gurbetin acısını yaz. Bir de ayrılığın ölümden elli dirhem fazla geldiğini…”

Özer Akdemir
Özer Akdemir
1969 Nevşehir Hacıbektaş'ta doğdu. 1998 yılında Evrensel Gazetesi ile başladığı gazeteciliğe halen gazetenin İzmir temsilcilisi olarak devam ediyor. Hayat TV'de Çepeçevre Yaşam programlarının yapım ve sunuculuğu yanı sıra, Anadolu’nun Altın’daki Tehlike / Kışladağ’a Ağıt, Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği, Uranyum Uğruna / Dilsiz Çocukları Ege’nin, Doğa ve Direniş Öyküleri adlı kitapları bulunuyor.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top