Buradasınız
Ana Sayfa > Özer Akdemir > Zafer Bayramı!..

Zafer Bayramı!..

Rüstem aradan bir ay geçmiş olmasına rağmen yediği dayağı bir türlü unutamıyordu. Geceleri rüyalarında yeniden yaşıyordu o anları. Her seferinde gerçekten dayak yemiş gibi canı acıyarak uyanıyordu kan ter içinde.

O gün, jandarma kalkanlarının karşısına dikildiklerinde ortalık ana baba gününe dönmüştü bir anda. Kuluncunun ortasına gelen dipçikle yere düşmüştü. Tam böğrüne atılan tekmeyle soluğu kesilmiş, en son kafasına inen copla birlikte gözleri kararmıştı. Yanından yöresinden yükselen çığlıkların kimden geldiğini etraftan kalkan toz toprak nedeniyle görememiş ama anasının, “Ooyyy, eliniz kırılsın” diye üstüne kapandığını hayal meyal anımsıyordu. Gerisi koyu bir karanlıktı.

Yerde ne kadar kaldı, üzerinde kaç asker tepindi bilemiyordu ama ayıktığında yolun kenarında elleri arkadan kelepçelenmiş buldu kendini. Rüstem’le birlikte, aralarında kadınların da bulunduğu köylüleri jandarma minibüsüne bindirdiler. Hepsi yara bere içindeydi. Kimisi sıkılan gaz yüzünden tıkanmış, zor nefes alıp veriyordu. Bazıları ise hâlâ şoktaydı, etrafına bomboş gözlerle bakıyordu. İçine tıkıldıkları jandarma minibüsü alelacele çadırların bulunduğu yerden uzaklaşırken, minibüsün arka tozlu camından geriye dönüp baktı. Hâlâ bağrışlar çığrışlar vardı. Birbirine kenetlenmiş köylüleri gözaltına almak için çekiştiren jandarmanın kaldırdığı toz öbek öbek göğe yükseliyordu. Nöbet bekledikleri çadırlar dağıtılmış, üstüne oturup kapattıkları yol açılmıştı. Yolun iki yanına sıralanmış jandarmanın ortasından bir iş makinesi zafer kazanmış gibi kepçesini havaya kaldırarak ağır ağır geçiyordu…

* * *

Ertesi gün kahvenin önünde kadınlı erkekli toplandı Salihli’nin Çapaklı köylüleri. Gözaltına alınanlar gece saatlerinde ifadeleri alınıp bırakılmış, yaralı olanların yaraları sarılmıştı. Rüstem sandalyesini kahvenin önündeki asmanın en dip kısmına attı. Yaprakların koyu gölgesinde çayını yudumlarken, “Öne gel de gazeteciler seni de çeksin” diyen köylülerini “Boş ver” gibisinden el sallayarak başından savdı. Başı hâlâ zonkluyordu. Ağzının içi zehir gibi acıydı. Gözlerinin önünde hâlâ tek tük çakan yıldızlar vardı.

Köyün bütün sokakları yine jandarma kaynıyordu. Her köşe başını tutmuşlardı. Rüstem jandarmalardan yana dönüp bakamıyordu. Arada gözü kaydığında yüzlerini hatırlamaya çalışıyor, üstünde tepinen, başını coplayan jandarmaları bulmaya çabalıyordu. Kendilerini döven askerler belki de şimdi birbirlerine dövdükleri köylüleri gösterip kıs kıs gülüyorlardı. Bunları düşündükçe içi içini yiyor, öfkesi gırtlağına doğru yükseliyor, gözlerine gelip yerleşiyordu.

Köylülerden kiminin kolu, kiminin başı sarılıydı. Kadınlardan bazılarının yüzlerinde şişkinlikler, gözlerinde kan izleri fark ediliyordu. Hiçbirinin aslında adım atacak hali kalmamıştı. Bir haftadır yazı yabanda gece gündüz bir çadırın gölgesinde nöbet beklerken sarı sıcağın, akşam ayazının, ara ara atıştıran yağmurun ve sabaha karşı üzerlerine yapışan çiğin altında ezilmişlerdi. Nöbet bekledikleri bu zaman içerisinde kimse işine gücüne de bakamamış, domatesler, bamyalar, rengi kırmızıya dönen şeftaliler dallarında kalmıştı.

İşlerinin en yoğun olduğu günlerde yorgunluklarına şirketin tarlalar ortasına biyogaz tesisi kurmasını önlemek için başlattıkları nöbetin gerginliği eklenmişti. Bunlar yetmezmiş gibi yedikleri jandarma dayağı ise her şeyin üzerine tuz biber ekmişti. Başlarına inip kalkan coplar, gözlerin yakan biber gazı, işittikleri hakaretler her birinin bedenlerini epey hırpalamıştı ama asıl yara içlerindeydi. Gururları, inançları, onurları zedelenmişti. İçlerinde bu yaşa kadar biriken duygular örselenmiş, tuzla buz olmuştu. “Bizim çocuklarımız” diye su verip, sofralarını açtıkları askerlerin kendilerine düşmana saldırır gibi dayak atmaları vücutlarından çok içlerindeki bir şeyleri kırıp geçirmişti.

Dayak yedikleri günün ertesinde, gazetecilerle birlikte kendilerine destek vermek için İzmir’den, Aydın’dan, Salihli’den, Turgutlu’dan kalkıp gelenleri sırf ayıp olmasın diye yara bere içinde karşıladılar. Hoş geldiniz ettiler uzaktan, ellerini göğüslerinin üzerine koyarak. Virüs belası çıktığından bu yana dokunmayı, tokalaşmayı, sarılmayı bırakmışlardı. Oysa her gelene canı gönülden sarılmaya, omuzlarında ağlamaya, başlarına gelen zulmü göz yaşları içinde anlatmaya öyle ihtiyaçları vardı ki!..

Kadınlar saatlerce yaşadıklarını anlattılar köy meydanındaki çardağın altında. Konuşurken az ötede dikilen jandarmalara dönüp söylendiler, ilendiler… “Sizin maaşınızı, yediğiniz yemeği, kıçınızdaki donu bile biz veriyoz biz! Sizse bizim tarlamızın ortasına santral kurmak isteyen şirketi kovmak yerine yüzlerce yıldır bu toprakları ekip biçen bizi dövdünüz. Yazıklar olsun! Haram zıkkım olsun emeklerimiz, vergilerimiz!” dediler.

Erkekler pek ses etmediler, çardağın gölgesinde çaylarını içmekle yetindiler. Kadınlar ise hiç susmadılar. Vücutlarındaki yara bereyi gösterip asıl olarak içlerine attıkları zehri kustular sözcük sözcük.

“Bu cop bugün bize, yarın size. Hakkınızı aramazsanız bir gün gelir sizin evinizi de başınıza yıkmak isteyen bir şirket çıkar. O güne kadar kendi çocuğunuz gibi gördüğünüz asker, ‘baba’ bellediğiniz devlet bir anda karşınıza dikilir. Sırtınızda cop olur, başınızda postal, gözünüzde biber gazı…”

* * *

Rüstem, akşam kahvede çayını yudumlarken televizyonda haberleri izliyordu. “Karadeniz’de doğal gaz müjdesi” ilk haberdi. “O kadar gaz buldunuz madem koca köyü döve döve tarlaların ortasına niye biyogaz tesisi kuruyonuz gidinin enikleri?” diye söylendi yüksek sesle. 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarının da bahsi geçiyordu haberlerde. “Hee, biyogaz şirketinin zafer bayramı!” dedi bu habere de öfkeli öfkeli. “Benim dedem Kurtuluş Savaşı’nda Afyon’da şehit düşmüş yurdu Yunan’dan kurtarmak isterken. Bizim askerimiz şimdi bizi dövüyor kurtardığımız topraklarda. Şirketle kutlasınlar Zafer Bayramı’nı! O şirket doyurur karnınızı gari!

Gerisini getiremedi. Yanındaki Kazım eline vurdu hafifçe, gözleriyle kapının dibindeki masayı gösterip “sus” etti. Gençten iki adam kafaları önde, ellerinde bir deste oyun kağıdıyla oturuyorlardı. Dayak yedikleri günden bu yana sivil istihbaratçılar köyden hiç eksik olmuyordu.

Rüstem, soluğunu burnundan verip kalktı. İçtiği çayın parasını masaya bırakıp kapıya yönelirken hâlâ yüksek sesle söyleniyordu; “Zafer Bayramı’ymış!..”

* Bu öyküde Salihli Çapaklı köylülerinin mücadelesinden esinlenmiştir.

Özer Akdemir
Özer Akdemir
1969 Nevşehir Hacıbektaş'ta doğdu. 1998 yılında Evrensel Gazetesi ile başladığı gazeteciliğe halen gazetenin İzmir temsilcilisi olarak devam ediyor. Hayat TV'de Çepeçevre Yaşam programlarının yapım ve sunuculuğu yanı sıra, Anadolu’nun Altın’daki Tehlike / Kışladağ’a Ağıt, Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği, Uranyum Uğruna / Dilsiz Çocukları Ege’nin, Doğa ve Direniş Öyküleri adlı kitapları bulunuyor.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top