Buradasınız
Ana Sayfa > Metin Sert > Yapılan madencilik değil, yeraltı zenginliğimizin soyulup yağmalanmasıdır

Yapılan madencilik değil, yeraltı zenginliğimizin soyulup yağmalanmasıdır

Küresel kriz ve sonuçları

Küresel sermayenin en büyük spekülatörlerden Soros’un 2004 yılında söylediği “Hayatımda böyle bir kriz görmedim” sözleri, küresel krizin ne kadar derin, büyük ve sarsıcı olduğunu anlamak için yeterli. ABD, İngiltere ve Fransa’nın “tarihin en büyük projesi” diye ifade ettiği BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) de küresel krizin anlamının nitelendirilmesi bakımından önemli. Dolayısıyla, BOP’un da hayatın içinde yarattığı sonuçlara ekolojik bir pencereden bakmakta yarar var. BOP da zaten küresel krizin bir diğer parçası. Bu nedenle daha önce, küresel krizin hayatın içindeki yansımaları ve etkilerini, sermaye düzenini ekolojik yaşamı tehdit eden ne türden saldırgan tutumlar içine soktuğu konusu ile birlikte değerlendirmek gerekecek.

Emperyalizmin dünyayı sadece kendi pazar alanı olarak görmesi gibi, doğayı da bir meta olarak gören sermaye, böylece doğadaki tüm enerji ve yaşam kaynaklarını kendi sermaye birikimi içine sokmaya başlayarak doğayı ve doğal varlıkları metalaştırmaya başlamış, dolayısıyla doğaya yönelik sömürüsünü gözü dönmüşçesine arttırmıştır. Bu gözü dönmüş sermayenin şekillendirdiği siyasi iktidar da sermayeyi memnun edebilmek için çıkardığı KHK’lar ve yasalarla doğayı sermayenin çıkarına özelleştirmeye yöneldi.

BOP ve yeraltı kaynaklarının sömürüsü: Madencilik

Bir yanda doğanın tüm yaşam kaynakları ve zenginliğini sadece kendi sermaye birikimine sokarak ekolojik yaşam rant kapısı haline getirilip, doğanın da sömürüsüne yönelinirken, ayrıca bazı yeni madencilik projeleri de hızla gündeme sokulmuştur. Çünkü sömürü sadece yerüstünde değil, yerin altına kadar dayandırılmak istenmektedir. Dolayısıyla özellikle küresel sermayenin dayattığı politika doğrultusunda, ayrıca yeraltı zenginliklerinin de talan ve yağmalanması hızlandırılmıştır. Bu bakımdan mevcut madencilik yasasını, “yeraltı zenginliklerimizin yağmalanıp soyulmasını yasal hale getirmek için yapılmış bir düzenleme” olarak görebiliriz. Ancak madencilikten çok bir “yağma yasası” olarak da tanımlayabileceğimiz bu ayrıntıyı, BOP projesine nasıl gelindiği ve bu projenin yarattığı sonuçları da irdeleyerek ele almak, ne ile karşı karşıya olunduğunun daha net anlaşılabilmesi için yararlı olacaktır.

Dünyanın henüz “küreselleşme” politikası ile tanışmadığı, soğuk savaş rüzgârlarının estiği geçtiğimiz yüzyılda 2 kutuplu bir dünyanın varlığından söz edebiliriz. İki kutuplu veya birbirine alternatif iki ekonomik sistemin var olduğu bir dünya. Biri; sermaye düzenini temsil eden emperyalist-kapitalist sistem, diğeri de ona alternatif olarak doğup gelişen ve giderek de dev gibi büyüyüp caydırıcı bir güç haline gelen sosyalist sistem. Bir yandan soğuk savaş rüzgârları devam ederken, karşısında giderek büyüyüp yükselen bu alternatif gücü, dünyaya olan egemenliğini yeniden kurabilmek için bir de abluka içine almak isteyen emperyalist-kapitalist sistem tarafından “yeşil kuşak” projesi devreye sokuldu. Uygulanmakta olan ambargolar, yeşil kuşak projesi ve kendi aşamadığı ekonomik sorunlar nedeniyle artık nefes alamayacak hale gelen sosyalist sistem sonuçta bir çöküş içine girdi. Bu çöküşü kendisi için bir zafere çevirmek isteyen emperyalist-kapitalist sistem, 21. yüzyıla adım atılırken dünyadaki tüm dengelerin değişip yeniden kurulacağını duyurarak, bunun da “küreselleşme” politikası ile yapılacağını ilan etti. Bunun anlamı, sermaye düzeninin alternatifsiz tek düzen imiş gibi dünyanın her köşesine dayatılması demekti!

Daha önce karşısında dev gibi yükselerek caydırıcı bir güç halini de alan sosyalist sistemin varlığı nedeniyle, dünyanın kontrolünü elinde tutabilmek için “eski sömürgecilik” yöntemlerinden vaz geçip “yeni sömürgecilik” yöntemlerine başvurmak zorunda kalan emperyalist-kapitalist sistem, bu çöküşün ardından karşısında artık alternatif bir güç kalmayınca, sömürüsünü arttırabilmek ve dünya geneline yayabilmek için “eski sömürgecilik” yöntemlerine de yeniden ihtiyaç duydu. Bu amaç doğrultusunda da küreselleşme politikası kapsamında ayrıca BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) devreye sokuldu. Çünkü eski sömürgecilik yöntemlerinin yeniden işler hale gelebilmesi için yeryüzünün de buna uygun bir zemin haline getirilmesi gerekiyordu. İşte bugün Ortadoğu’da (tabii Türkiye’de de) bazı ülkelerin iç dinamikleri ile oynanmasının bir nedeni de budur.

Eski sömürgecilik yöntemleri klasik sömürü yöntemi olarak da bilinir. Klasik sömürü yönteminin en önemli ayağı da az gelişmiş, geri kalmış veya bağımlı ülkelerdeki başta petrol olmak üzere yeraltı kaynaklarının sömürüsüne dayanır. Bu yüzden bir yandan bu gelişmeler yaşanırken, öte yandan sanki düğmeye tek bir yerden basılmış gibi, bu tür ülkelerdeki madencilikle ilgili yasalar yavaş yavaş ve kademeli şekilde değiştirilmeye başlanmıştır. Bu bakımdan BOP projesinin Ortadoğu’da yarattığı sonuçları “Arap baharı” olarak değerlendirebilmek asla mümkün değil.

Son 25-30 yıl içinde “sömürge tipi madencilik” de demek olan, en düşük düzeyde yatırımın yapıldığı, bu yüzden de korkunç doğa tahribatı yaratacak tehlike potansiyeli içeren madencilik anlayışının veya ilkel yöntemlerle uygulanan kimyasal madenciliğin bu kadar yaygın hale gelmesi, çıkartılan madencilik yasasının taşıdığı anlamlar böyle bir gerçeğe dayanmaktadır. Buradaki temel hedef, küresel sermayenin sadece yerüstündeki değil, yeraltındaki zenginlikleri de soyup sömürmesi, yani doğanın da talan edilmesine varacak kadar “tam sömürü”nün hayata geçirilmek istenmesidir.

Ülkemizde son 25-30 yılda siyanürlü madenciliğin ve son 10 yıldır da sülfürik asit yöntemine dayanan nikel madenciliğinin başlatılmak istenmesi böylesi bir gelişmenin sonuçları. Küresel sermayenin dayatmasıyla çıkarılan ve “yağma yasası” diye tanımlanabilecek böyle bir madencilik yasası olunca da, gözünü yeraltı zenginliklerinin yağmalanması ve soyulmasına dikmiş bazı sermaye kuruluşları tarafından da “madencilik” adı altında ucube bir takım projeler gündeme getirilmeye başlanmıştır ki, bunların her biri korkunç çevresel facialara neden olacak özellikte. Örneğin; Turgutlu Çaldağı’nda İngiliz şirketinin bir dayatması sonucu uygulanmak istenen nikel madencilik projesi, “vahşi madencilik” deyiminin türetildiği ve hiçbir ülkenin izin vermediği, dolayısıyla dünyada ilk kez uygulanmak istenen bir madencilik projesidir, dünyanın 7 tarım harikasından Gediz havzasını çöle çevirecek kadar büyük bir tehlike potansiyeli içermektedir.

Ekonomiye ekolojik bakış

Toplumların ve devletlerin geleceği, sahip olduğu zenginlikle orantılandırılır. Bu zenginlik ise sahip olunan ülke ekonomisi. Ancak ekonomi deyince, bu konuyu sadece bir muhasebe konusu veya matematiksel bir ayrıntı imiş gibi görme yanılgısına düşülmemeli. Çünkü bir ülkenin zenginliği söz konusu edildiğinde, asıl kavram bunun çok daha ötesinde. Zenginlik, sahip olunan kaynakların neler olduğu ve nasıl kullanıldığına bağlı da olan bir değer. Bu nedenle, zenginlik kaynaklarına dayalı olarak ekonomi konusuna 3 boyutlu bir değer olarak bakabilmek de gerekir: Yani; yerin üstü, yerin altı, atmosferik koşullar ve coğrafi özelliklere göre oluşmuş doğal bitki örtüsü ve verimlilik dokusuyla birlikte bizzat yerin kendisi…

Türkiye’nin zenginlik kaynaklarına 3 boyutlu olarak bakalım: Yerin üstünde ne varsa, bankalardan limanlara, fabrikalardan televizyon kanallarına kadar her şey satılmış ve yabancı sermayeye devredilmiş. Bir de yerin altına bakalım. Madencilik adı altında çıkartılan “yağma yasası” ile birlikte yerin altında ne varsa, altından gümüşe, bakırdan nikele kadar her şey yağmalarcasına alınıp götürülmüyor mu? Yerin üstündeki zenginlikleri gitmiş, yerin altı da madencilik adı altında her geçen gün boşaltılan Türkiye’de bu durumda geriye bir tek ne kalıyor? Üzerinde yaşadığımız ve adına “vatan” da dediğimiz toprak. Yani toprağa dayalı ekonomi; ki buna da “tarım” diyoruz.

Yaylalarının, vadilerinin, nehirlerinin satışa çıkarıldığı, en verimli tarım alanlarının yabancılara satışının çok kolay hale getirildiği, sulak alanların ve sit alanlarının bile sermaye gruplarına peşkeş çekilerek, korkunç ekolojik tahribatlara neden olacak vahşi madencilik, jeotermal, termik santral, nükleer santral vb. uygulamalara açılarak kurban edildiği, çarpık sanayileşme ve yerleşimin giderek tarım alanlarını daha çok yok edici seviyeye gelecek kadar yayılmaya başladığı, tarım politikasının çiftçinin yoksullaştırılması, köylünün topraksızlaştırılması şeklinde uygulandığı bu Türkiye manzarasında yaşanmakta olan korkunç ekolojik yıkım ve tahribatlar nedeniyle büyük endişeler duymakta çok haklıyız. Çünkü tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri soyulup boşaltılmış, en verimli tarım alanları ekolojik tahribat ve yıkımla çöle çevrilmiş, su kaynakları kurutularak yok edilmiş bir Türkiye, ancak “sömürgeleştirilmiş bir Türkiye” olacaktır!

2016 yılı Aralık ayının gazete manşetlerinden

Asıl gerçek: Türkiye iflasın eşiğinde!

Tarım politikası: Derelerin ticarileştirilip, kamuya ait olan suyumuza el konulmak istendiği, tüm su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar, sit alanları, hatta denizlerin bile sadece sermayenin çıkarı için kullanılmak adına tüm canlılar, insanlar yok sayılırcasına talan edilmesine yok açacak uygulamalara yönelindiği bu manzaraya, ayrıca bir de siyasi iktidar tarafından uygulanmakta olan mevcut tarım politikası ile bir bütün olarak bakıldığında durumun ne kadar da vahim ve ciddi boyutlarda kaygı verici düzeyde olduğunu daha net algılayabiliriz. Çünkü küresel sermayenin dayatmaları ile şekillendirilen mevcut tarım politikasının çiftçinin yoksullaştırılması ve köylünün topraksızlaştırılmasına yönelik bir tutum içerdiğini görebiliyoruz. Ayrıca bu temeldeki tarım politikasında gelinen son noktada, Tarım Bakanı’nın “tarım köylünün elinden alınmalıdır” söylemi ve başlayan acele kamulaştırmalar ile çiftçi ve köylünün mülkünün elinden alınıp sermaye gruplarına peşkeş çekilmesi uygulamalarına kadar gelinmesi, durumu olduğundan çok daha vahim boyutlara taşıyan gelişmeler özelliğinde.

Verimli tarım alanlarının yabancılara satılması

Bu arada birdenbire nehirlerin ve yaylaların da 49 yıllığına satışa çıkarılacağına ilişkin haberler yer almaya başladı. Zeytin alanları ile ilgili durumu da buna eklemeliyiz. Bütün bu satışların amacının ve anlamının ne olduğunu, kimlere ve neden satıldığını sorgulamak, bu satışlara mutlaka karşı çıkmak zorundayız. Yabancıların Türkiye’den verimli tarım toprağı almalarının kolay hale getirildiği bir ülke manzarasında, bu vahim tabloyu daha çarpıcı vurgulamak için şu örneğe de değinmek daha anlamlı olacaktır: Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Yabancı İşler Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan 14 Temmuz 2004 tarihli ‘Yabancı Gerçek Kişilerin Türkiye Geneli İstatistik Raporu’na göre, 44.740 yabancı Türkiye’den toprak satın almış. Bugüne dek 68 ülkeye toprağımızdan sattık. 81 ilden 70’inde toprak satıldı. En fazla toprak satılan bölgeler ise şöyle tanımlanıyor: Özellikle su kaynakları ve verimli tarım arazileri, ayrıca sınır bölgeleri. Bütün bunlar AB’ye uyum sağlamak adı altında bir kararname ile yapıldı. Ama hiçbir AB üyesi ülkede böyle bir uygulama yok!

Yaylalar ve vadilerin satışa çıkarılması

2004 yılından bu yana kadar ise; HES projesi bahanesi ile önce derelere el konuldu, sonra satışa çıkarıldı. Şimdi de nehirler, deltalar ve yaylalar satışa çıkarılıyor. Herkesin aklını başına toplayıp bu satışların ne olduğu ve anlamını sorgulaması gerekir. İktidar partisi “IMF’ye bile borç para verecek duruma geldik” diyordu. Ama bu manzara nedir? Koca bir ülke, borcu yüzünden evini, dükkânını, bağını satmak zorunda kalan veya icraya verilen insan haline getirildi. Çünkü Türkiye gerçekte iflasın eşiğine gelmiş durumda. Bu gerçeğin de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “tulumbanın suyu bitti!” sözleri ile bir bakıma itiraf edildiğini çok iyi hatırlıyoruz.

Ayrıca Erdoğan’ın, Başbakanlığı döneminde muhalefetin yabancıya toprak satışı için tepkilerine verdiği yanıt “Yabancılar bizden toprak alıyorlarsa ne olmuş, alıp da yanlarında götürmüyorlar ya” şeklinde olmuştu. Yanlarında götüremezler tabii. Çünkü satın aldıkları taşınmaz cinsi gayrimenkul zaten. Ancak bu gidişle bir zaman sonra kendi toprağımızda veya vatanımızda “kiracı” veya “yabancı” muamelesi görmeye başlarsak buna hiç de şaşırmamalıyız!!!

Metin Sert
Metin Sert
1959 yılında Manisa’nın Turgutlu ilçesinde dünyaya geldi. Çevre sorunları ve ekoloji mücadelesi ile ilgisi 1997 yılında Leylek Çayı‘nın akibeti ve bazı çocuk ölümlerini araştırarak başladı. Bugün başta Turgutlu Çaldağı’ndaki nikel madenciliği ve diğer çevresel tehditlere karşı mücadele yürüten TURÇEP YK üyeliği ile birlikte, Ekoloji Birliği ve EGEÇEP’te de YK üyeliği görevlerini sürdürmektedir. Kişisel web sitesi: www.metinsert.com
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top