Buradasınız
Ana Sayfa > Özer Akdemir > Anılar, ağaçlar ve yaşam…

Anılar, ağaçlar ve yaşam…

Kaz Dağı’nda, Çal Dağı’nda, Fatsa da, Efemçukuru’nda maden ocağı için kesilen çamların çığlıklarını dinledim defalarca. Murat Dağı’nın zirvesinde ölmek üzere olan yaşını başını almış bir ardıç ağacının kendi canından değil dibinden fışkıran iki yavrusunun geleceği için endişelenmesine tanıklık ettim. Cudi’de, Lice’de yanan/yakılan ağaçların dumanı yaktı genzimi. Yangında yavrusunu yitiren bir karacanın hüznü kapladı yüreğimi…

Bir ağaç tanıdım, çok eskiden. Çocukluğumun o efsunlu yıllarından. Kamburu çıkmış bir ihtiyar gibi iki büklümdü. “Eğri dal” derdik o yüzden. Yazları suyu bir avuç kalan bir derecik akardı altından. Derecik ilkbaharda coştukça coşardı. Yağan her damla yağmuru, Avanos’tan bu yana kucaklar, tomurcuğa durmuş dalların ucundan sızan suları bir zerresini dahi ziyan etmeden toplar, boz bulanık bir sel haline gelip bizim dereciğe dolardı. İşte o küçük derecik yılın birkaç günü de olsa bir ırmak kadar gürbüz, bir ırmak gibi güçlü, kuvvetli olurdu ki önünde durana aşk olsun… Baktıkça insanın başını döndüren, gürleyişiyle insanı ürperten bir sel… Sel, eğri dalın etrafını dolanır, yükselir yükselir, sanki onunla birdirbir oynar gibi üzerinden köpürerek atlardı.

Eğri dalı kestiler! Ocak çatıp kuru kütüklerini kor ateşlere verdiler. Ocakta kalaylı bir kazanın içinde salça kaynattılar. Kazandaki domates kırmızısına eğri dalın kanı karışmış gibi gelmişti bana. Bu yüzden yıllarca salça sürmemiştim ağzıma.

KAVAK YELLERİ

Sonra biraz büyüdük ve bir kavaklığın içinde bulduk kendimizi. Başımızda kavak yellerinin estiği günlerdi. Almancı akranlarımızın getirdiği demini almış çaya benzeyen acı içkileri sarı leblebi, kayısı reçeli, dut kurusuyla içtik altında. İki yudumda kafamız bulanmış, neşemiz çoğalmıştı…

Kavaklık satıldı beş on yıl sonra, bir traktör pulluğu fiyatına. Biz de büyüdük haliyle. Ne altına uzanıp, mavi gökteki beyaz bulutları kovalayan rüzgarlarını dinlediğimiz, bir ela gözlüye bin sitem ederek dibinde demlendiğimiz kavaklar kaldı ne de başımızda ömrümüz boyunca hiç dinmeyecekmiş gibi gelen kavak yelleri…

Ankara’da yalnız bir alıç ağacı yoldaşımız, sırdaşımız oldu bir zaman sonra. Beytepe’nin kıraç düzlüğünde, tepelerin arasında bir yerdeydik ve kent bizden epey uzakta, ışıl ışıldı. Daha beride birkaç köyün ışıklarını, gece böceklerini ve köpek seslerini duyduğumuz bir bozkır çeşmesinin duldasındaydık. Gecenin geç bir saatinde alıcın dibine çoban ateşi yaktık, üç beş arkadaşla. Alevlerin dilleri karanlığa doğru uzarken, zulamızdan çıkardığımız kitapları okuduk. Şarap içtik. Boğazımızı yakan sigaralar tüttürdük. Bize, acılar içinde kıvranan memleketi ve kuracağımız güzel ülkeyi hayal ettiren şiirler dolandı dilimize.

Kimini elinde öksüz bir mavzerle dağda, kimini zindanda barikat arkasında, kimini yaşamın acımasız çarklarında kaybettik o arkadaşlarımızın. Kimi ardına silik fotoğraflarını ve anılarını bırakarak göçtü aramızdan, kiminin zerresini bile anımsamak istemedik bir daha. Alıç ağacına gelince; o ıssız bozkıra da elini attı kent. Uzattı kollarını bir ahtapot gibi. Işıklar ve sesler bastırdı çoban çeşmesinin sesini. Ve bir burjuvanın bahçesindeki gülleri gölgeliyor diye bıçkılandı alıç ağacı!..

ZİNDANDAKİ SÖĞÜT DALI

Çok geçmedi esir düştük kavganın bir yerinde. Ulucanlar’da, “üç fidanın” ipi ve ölümü kahramanca göğüslediği ulu kavağın yanı başında, gökyüzünün bile demir parmaklıklarla kapatıldığı bir zindan havalandırmasında az volta atmadık. Bu voltalarda incecik yaprakları ile yanağımızı okşayan, mütevazı bir söğüt ağacı bize yaşamı ve özgürlüğü fısıldadı her daim. Tam ortasında küçük bir şadırvan, kenarlarında kırmızı güller, dibinde yavru kedilerle oynaştığımız zindanın penceresinde de Ankara Kalesi manzaramız vardı. Üstüne üstlük havalandırmanın zemini topraktı. Tepemizde parmaklıklarla bölünse de mavi bir gökyüzü, ayaklarımızın altında sıcak toprak, daha ne olsun!..

Oysa kısa sürdü bu keyifli mahkum halleri. Yan koğuşta tünel patladı. Tüm koğuş Yozgat’a sürgüne gönderilirken tünelin acısı bizden çıkarıldı. Havalandırmamıza beton döküldü bir gecede. Söğüt ağacı kesildi, güller köklendi, kediler firar etti ister istemez. Şadırvanın akıbetini de anlatmayım, varın onu da siz tahmin edin…

Velhasıl zaman esirliğimizi de, gençliğimizi de aldı götürdü. Elimizde fotoğraf makinesi, sırtımızda kamera haber peşinde dağ bayır dolaşırken çok ağaçla tanış olduk. Çoğu dertli, yaralı, kederli ağaçlardı bunlar. Kimi bir bakışta bin hüzün aşıladı yüreğimize, kiminin imi timi bile kalmamıştı geride…

Devlet başkanı görsün, övünsün diye 1500 yıllık bir zeytinin toprağından köklenip yüz kilometre öteye dikildiğini gördüm mesela. Şaşkın şaşkın binyıldır tutunduğu toprağını, toprağın dibindeki damarlarını, damarların çevresine yuvalanmış komşu karıncaları, solucanları arıyordu hâlâ. Sürgün edildiğini bile bilmiyordu. Belki de yüzyıl sonra anlayacaktı köklerinden koparılıp tanımadığı uzaklara savrulduğunu. Yaşamaya çalışacaktı bir mülteci gibi, acı da olsa yeni toprağına tutunmak için canını dişine takacaktı.

ÇAMLARIN ÇIĞLIĞI

Kaz Dağı’nda, Çal Dağı’nda, Fatsa da, Efemçukuru’nda maden ocağı için kesilen çamların çığlıklarını dinledim defalarca. Murat Dağı’nın zirvesinde ölmek üzere olan yaşını başını almış bir ardıç ağacının kendi canından değil dibinden fışkıran iki yavrusunun geleceği için endişelenmesine tanıklık ettim. Cudi’de, Lice’de yanan/yakılan ağaçların dumanı yaktı genzimi. Yangında yavrusunu yitiren bir karacanın hüznü kapladı yüreğimi…

Ve daha dün bir ağaçla tanıştım. Aleksandra Troias’ın arka bahçelerinde, Geyikli Dalyan köyü ormanında. Yazlık evlerin kurt yeniği gibi kemire kemire bitirdiği bir zeytin bahçesinin içinde. Ovaya, ormana, evlere ve Ege’ye tepeden bakan bir çam ağacıydı bu. Kaz dağı’dan doğuşunu gördüğü güneşi Bozcaada’dan batıran ve adanın ötesini de görmek ister gibi gökyüzüne uzadıkça uzayan çam ağacının dibine kadar gelmişti parseller. Çok yakında ne yıllarca ağabeylik yaptığı zeytinler, ne de kendisi kalacaktı, heyhat!.. Kesilip yakılacak, yerlerine yılda birkaç ay oturmak için gelinen yazlık villalar yapılacaktı. Boynu bu yüzden büküktü belki. İçine dert girmişti şimdiden.

Sizler de bir düşünün; ne çok ağaç tanımışızdır yaşamımızda. Ağaçlar gibi, ağaçlarla büyümüşüzdür aslında. Ne insana, ne ağaçlara kıyın. Hepimiz yaşam ağacının dallarıyız sonuçta…

İçine dert girmesin ağacınızın, yaprağı hiç incinmesin…

Özer Akdemir
Evrensel Gazetesi yazarı. 1969 Nevşehir Hacıbektaş'ta doğdu. 1998 yılında Evrensel Gazetesi ile başladığı gazeteciliğe halen gazetenin İzmir temsilcilisi olarak devam ediyor. Hayat TV'de Çepeçevre Yaşam programlarının yapım ve sunuculuğu yanı sıra, Anadolu’nun Altın’daki Tehlike / Kışladağ’a Ağıt, Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği, Uranyum Uğruna / Dilsiz Çocukları Ege’nin, Doğa ve Direniş Öyküleri adlı kitapları bulunuyor. EGEÇEP Yürütme Kurulu ve çeşitli komisyonlar ile Ekoloji Birliği'nde Koordinasyon Kurulu ve Yürütme Kurulu'nda da görev yapmıştır.
https://ekolojibirligi.org

Bir yanıt yazın

Top