Buradasınız
Ana Sayfa > Av. Fevzi Özlüer > Anayasa Taslağı 82 Anayasası’nın Sonucudur

Anayasa Taslağı 82 Anayasası’nın Sonucudur

1982 yılında Kurucu Meclis tarafından kabul edilen yürürlükteki Anayasa, 24 Ocak kararlarına siyasal ve hukuki bir zemin hazırlamıştı. Bu yıllarda Türkiye, dünyadaki değişime paralel olarak toplumsal, ekonomik, idari, siyasi bir değişimden geçmekteydi. Dünyanın pek çok ülkesinde, askeri darbeler aracılığıyla yeni bir toplumsal düzen hayata geçiriliyordu. Yaklaşık otuz yıldır tüm dünyayı etkisi altına alan küresel kapitalizm ve liberal-muhafazakâr siyasal rejim, içinden geçtiğimiz günlerde köklü bir tıkanıklığın eşiğine dayandı. Dünyanın her yanında açlık ve yoksulluk kol gezerken, dünya yaşanmaz bir boyuta sıçramışken, dünyanın zenginleri ve egemenleri için önümüzdeki yirmi belki de elli yılı kapsayacak köklü bir siyasal, ekonomik model tasarlamak bir zorunluluk haline geldi.

Dünyanın enerji, hava, su, toprak, gıda varlıkları üzerinde şekillenen paylaşım savaşları keskinleşmektedir. Bu varlıkları birer kaynağa ve mala dönüştürüp el koyarak kendi varlığını sürdüren sermaye açısından yeni birikim alanları yaratmak giderek zorlaşmaktadır. Türkiye de seçim sonrasında şekillenen yeni siyasal durumu da bu açıdan değerlendirmek ve açılımlar yaratmak gerekmektedir.

Gündemin ortasına fırlatılan yeni anayasa taslağı metni de ne kadar eğilip bükülse ne kadar tartışılsa da yeni dönem de sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak bir tasarımın ürünü olarak pazarlanacaktır.

Sermaye Birikimi İçin Yeni Anayasa

1982 Anayasası sonrasında Türkiye de, özelleştirme politikaları hız kazandı. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu şekilde, 1982 Anayasası, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin hukuki alt yapısına olanak tanıdı. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesine dayanan sermaye birikimi tarihsel sınırlarına dayandı. Yeni birikim alanları için mevcut anayasanın yeterli olmaması nedeniyle yeni anayasa bir zorunluluk olarak belirdi.

Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz coğrafyada sermayenin yeni birikim alanları genetik, biyolojik çeşitlilik, su, orman, toprak, gıda, enerji, hava, olduğu sermayenin yoğunlaştığı alanlardan da anlaşılmaktadır. Sermaye, bu alanlarda hukuki olarak tam bir serbestliğe kavuşma ihtiyacı duymaktadır. 2000’li yıllara kadar özelleştirmelerle, ülkeyi borçlandıranların borçları kapatılmaya çalışılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren de doğa ve kültür varlıklarının satışı bu borç politikasını yönetmenin, sermaye birikiminin yeni politik müdahale alanıdır. Son yıllarda hızını arttıran kentsel dönüşüm mantığının arkasında da bu gerçek vardır. Bu gerçek aynı zamanda anayasa taslağından konut hakkını çıkarttırarak, sağcı ve liberal eğilimini bu açıdan da dışa vurmuştur. Bu açıdan 1982 anayasasının mantıki sonuçlarına kavuşturulması gerekmektedir. Bu mantıki sonuç, 1980’li yıllarda Türkiye’nin devlet politikası olarak yöneldiği kapitalist ve liberal politikaların mantıksal sonuçlarıdır. Bu nedenle mevcut anayasa taslağı bir kopuşu değil, sermaye birikimi açısından bir sürekliliği temsil etmektedir. Mevcut anayasa taslağında özel mülkiyetle ilgili düzenlemeler, toplum yararının önüne geçirilebilmektedir. Diğer yandan da, daha önce sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlendiği için, devletin ekonomik gücü doğrultusunda gerçekleştirilebilecek özelleştirmeler, yeni anayasa taslağında mali haklar bölümüne alınmıştır. Bu şekilde özelleştirmelerin önünde anayasal düzeyde de herhangi bir kısıtlılık hali kalmamıştır.

Kalkınmacılık her şeydir

Bununla birlikte enerji, tarım, çevre, kıyı, kültür varlıkları, ormancılık ve hayvancılığı tam bir serbestlik rejimine bırakan bir anayasal düzen getirilmektedir. Sürdürülebilir kalkınma anayasanın temel ekonomik ve siyasal eğilimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim de açık bir şekilde anayasa da ifade edilmektedir. Yeni anayasa doğa ve kültür varlıkları için artık tek bir ekonomik model tercih etmiştir. Bu model de sürdürülebilir kalkınma modelidir. Yeni Anayasa taslağı bu açıdan yıllardır, uluslararası sözleşmeler de sık sık adını duyduğumuz bir kavrama anayasal bir statü kazandırmaktadır. Anayasal açıdan da doğa ve kültür varlıkları, piyasa için birer mal olmadığı sürece hiçbir değer taşımayacaktır. Bu değişiklik yargı kararlarına da yansıyacak, bugüne kadar anayasadaki çevre hakkına dayanarak verilen mahkeme kararları da tarihsel birer vesikaya dönüşecektir. Sermayenin, yargı kararları işlerimizi engelliyor dayatması da bu şekilde gücünü tüm topluma kabul ettirecektir.

Özgürlükler Hiçbir şey

Yeni anayasa taslağını temel haklar ve özgürlükler için reçete olarak sunan pazarlama ustaları simülasyon çağının cilalı işçiliğiyle çalışıyorlar. Hedeflerine aldıkları devlet kurumlarını, demokrasi için tehdit olarak varsayarlarken, bu kurumlarda yoğunlaşan iktidarı da topluma değil bizatihi güçlü bir siyasal otorite de cisimleştirmenin yollarını aramaktadırlar. Güçlü bir başbakanlığa dayalı parlamenter sistem, bakanlar kurulunun kanun hakkında kararname yayınlama kapsamının genişletilmesi bu güçlü siyasal iktidar yaratma niyetinin eğilimlerini sunmaktadır. Bu açıdan da siyasal liberalizmin bahsedildiği gibi özgürlükçü değil, siyasal iktidarı daha da zorba kılacak bir karakter taşıdığı ortadadır. Bu durum liberal devletin özgürlüğünün sınırlarını da göstermektedir. Sivil toplumu geliştirme adına yapılan operasyonun arkasında, liberal devleti daha da zorba kılacak ve onu mutlaklaştıracak bir anlayış yatmaktadır.

Temel haklar ve özgürlüklerin temeli olan yaşama hakkını, salt bir biyolojik bedenin yaşama hakkına indirgeyen yeni anayasa taslağı, atomize ettiği toplumun yeni bireyinin bir canlı bedenden başka bir şey olamayacağını açığa vurmaktadır. Yaşama hakkı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme hakkı olmaktan çıkmaktadır. Yaşama hakkı bireyin biyolojik varlığı olarak düzenlenmiştir. Anayasal düzeyde, devlet karşısında daha korumasız ve güvencesiz bir konuma gelen kişi, içinde yaşadığımız liberal bireyin nefes alıp verme ‘’hürriyetiyle’’ donatılmıştır. 1982 Anayasası ve yarattığı siyasal, sosyal ve ekonomik ortam nasıl ki kişiyi sosyal ve siyasal haklarından arındırmanın adı olarak anıldı ise, yeni anayasal düzen de kişiyi temel hak ve özgürlüklerinden arındırmakla tarihe geçecektir. Bu biçimiyle, anayasal tarihimiz, liberal anayasa kuramının sistematiğinin de çöktüğünün müjdesini vermektedir. Anayasa tartışmaları, yıllarca ders kitaplarında bizlere anlatılan, temel haklar ve özgürlükler, siyasal haklar ve sosyal haklar üçlemesinin, otoriter bir sistemin yaratılması için ilga edilmesi zorunluluğunu dışa vurmuştur.

Otoriter bir rejim için yönetişim

Anayasa taslağı önümüze fırlatıldığı andan itibaren, kimi sendika, meslek örgütü ve sivil toplum temsilcileri ‘’keşke bizim de fikrimizi sorsaydınız’’ ya da ‘’ fikrimizi sorarsanız parlak fikirlerimiz var’’ açıklamalarını yapmaya başladı. Anayasalarını uzlaşmaya dayalı olarak hazırlanması gerektiğini, konu hakkında birikimleri olduğunu, bu sürecin katılımcı bir tarzda örülmesi gerektiğini vurguladılar. Ancak gözden kaçırılan bir gerçek vardı ki o da bu sürecin olabildiğince katılımcı bir şekilde örüldüğü gerçeğiydi. Hazırlanan taslağın kamuoyuna açılmasıyla başlayan süreç liberalizmin katılımcılık araçlarının anayasa tartışmaları açısından da uygulanması için uygun şartları sağlamış oldu. Tartışma zemini ve oydaşı düzlemini belirleyen taslak metin, üzerine konuşulacak ya da diğer bir değişle katılmamızı bekledikleri başlıkları ve ideolojik altlığı hazırlamış oldu. Neye katılmamız istendiği ortadadır.

Şirketlerin kuralsızca ülkeyi yönettiği, otoriter karakteri güçlenmiş bir devlet yönetimine katkı koymamız istenmektedir. Doğa ve kültür varlıklarının, birer mala ve doğal kaynağa dönüştürülmesine, piyasa ekonomisinin devlet ideoloji haline geldiğine, temel hak ve özgürlüklerin ilga edildiğinin ilan edilmesine katılmamız beklenecektir. 1982 Anayasasının halk oyuyla kabul edilmesi sürecinden başlayarak, 1990’lı yıllarda kamu yönetiminde değişimin temel kavramı ‘’katılımcılık’’ işlevini bu şekilde bir kez daha yerine getirecektir?

Geçtiğimiz yıllarda Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı ekseninde yapılması planlananlar da artık yeni anayasa ile mümkün hale gelecektir. 1989 yılında Dünya Bankasının ortaya attığı yönetişim modeli bir katılımcılık ekseni olarak tüm kamu yönetimi rejimine tahakküm kurmasının ardından bu model artık anayasal düzeyde de toplumsallaştırılacaktır. 1982 anayasanın mantıki ve toplumsal sonucu olan bu taslak karşısında doğanın ve emeğin yeniden bir arada yaşamasını mümkün kılacak bir anayasa ise bu müzakere sürecinden doğmayacaktır. Anayasa taslağı tarafından cisimleştirilen eksen üzerinde, sermayenin ve devletin ‘’toplumsal uzlaşma’’ arayışları hayata geçecektir. Toplumsal uzlaşma kapsamında ise, emeğin ve doğanın hakları ve özgürlükleri bulunmayacaktır.

Sürdürülebilir kalkınma anlayışının hükümet, şirket ve sivil toplum ortaklığına dayalı politikalarını hayata geçirmek üzere tasarlanan yönetim projesi elbette yakınıcı tarafları dışarıda bırakmayacaktır. Şimdiden kendilerine fikirlerinin sorulması için hizaya girmeye hazır sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, katılımcı bir anayasa hazırlanacaktır. Çevrecisinden, sendikacısına, verili ideolojik zeminin kapsamında ve doğrultusunda konuşacak herkes koltuğunun altında bir anayasa maddesi yazmış bekliyor. Maddeler üzerinde yapılan müzakereler sonucunda oydaşma sağlanacaktır. Özyönetimin yerinin yönetişimle doldurulduğu liberal ve “piyasacı katılım” modelinde sendikalara, üniversitelere, meslek örgütlerine, stk’lere de bu açıdan bir yer açılacaktır. Yeni anayasa hazırlığına katılımın ön koşulu, bu anayasal sistemin yaratacağı tüm yıkım projesinin de sorumluluğunun taşınmasıdır. Bu koşul yönetişim modelinin, sadece karar alma sürecine değil, alınan kararların uygulanma sürecinde de sivil toplumun, hükümetin ve şirketlerin etkin sorumluluk alması gerekliliğinin sonucu olacağı unutulmamalıdır.

Ancak bu sürecin, daha fazla yıkıma yol açmamasının önüne geçmek için de bütünlüklü bir mücadele hattının geliştirmesi gerekiyor. Kalkınmacı, muhafazakar, kapitalist, liberal ve otoriter siyasal hattın karşısına, ekolojik, demokratik, sosyal, eşitlikçi, özgürlükçü bir süreci kuracak olanların tez elden saflarını sıklaştırması güncel bir ihtiyaç olarak duruyor.

Av. Fevzi Özlüer
Av. Fevzi Özlüer
Lisans Eğitimini 2002 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. 2003-2004 yılından bu yana Ankara Barosu’na kayıtlı olarak serbest avukatlık yapıyor. 2006-2010 yılları arasında Mimarlar Odası’nda avukatlık yaptı. Kimi Yerel Yönetimlere, Planlama, Mühendislik ve Mimarlık ofislerine raporlandırma başta olmak üzere, danışmanlık desteği sundu. Pek çok çevre ve kent derneğine danışmanlık yaptı. Halen Ekoloji Kollektifi yürütme kurulunda görev yapmaktadır.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top