Buradasınız
Ana Sayfa > Av. Fevzi Özlüer > İvedi Yargılama Usulü Sürecinde Kent ve Çevre Mücadeleleri Ne Yapacak?

İvedi Yargılama Usulü Sürecinde Kent ve Çevre Mücadeleleri Ne Yapacak?

Bergama altın madenine karşı açılan davalar sonrasında “yargı kararlarının uygulanmaması” yürütmenin genel geçer bir uygulaması haline dönüşmüştü. Buna karşın yargı yerleri ısrarlı bir biçimde çevrenin korunmasına yönelik açılan davalarda yurttaşlar lehine kararlar vermeye devam etti. Yürütme ise “kalkınma ve büyüme” ekseni önünde yargısal denetimi engel olarak görmeye devam etti. Yurttaşların, kent ve çevre örgütlerinin karar alma süreçlerini katılmasını engellemek için 2010 yılında malum Anayasa değişikliğini yaptı. Bu değişiklikle, yargı yerlerinin, idarenin takdir hakkını engelleyecek biçimde karar veremeyeceği Anayasa’ya konuldu. Belli ki yasama organında evet oyu kullananlar ve bu Anayasa değişikliğinin ortağı “yetmez ama evet” çevresi, idarenin yaşama, çevre, sağlık, kent hakları ihlaline yönelik “takdir hakkını” sınırlandıracak bir yargı istemiyordu. Bu değişiklik sonrasında HSYK yapısında değişiklik oldu. AKP ve çevresi bugün başlarına bela gördükleri bu değişiklikleri can hıraş savundu. Sonra Danıştay yapısı değişti. Zamanın Danıştay Başkanı “yok artık öyle yürütmeyi durdurma kararları” deyiverdi. Bülent Arınç bu Başkan için “Yüce rabbim verdikçe veriyor” dedi. Buna karşın yargı yerleri ve hakimler hukuka uygun davrandıkları yüzlerce kararın altına imza attı. Fakat yürütmenin yargı üzerindeki tam denetimi sonrasında önce meslek odalarının dava açma ehliyeti daraltılmaya başlandı. Baroların açtığı kent ve çevre davaları tek tek reddediliyordu. Bu davayı sizin açmaya yetkiniz yok deniyordu.

Sonra TMMOB ve bağlı odalarının dava açma yetkisi budanmaya başlandı. Ardından kent ve çevre alanında faaliyet yürüten dernek ve sendikaların davalarının ehliyet yönünden reddedilmesi süreci gelişti. Örneğin yıllardır nükleer santraller konusunda idari ve yargısal katılım araçlarını kullanan Ekoloji Kolektifi Derneği’nin Mersin Karaman yüz bin ölçekli imar planı için açtığı iptal davası ehliyet yönünden reddedilmişti. Danıştay’ın daireleri arasında birlik olmasa da ilgili örgütlerin ve yurttaşların dava açma ehliyeti daraltılıyordu. Bir altın madeni için verilen Çed olumlu kararının iptali davasında, davacıların bölgede mülkünün olup olmadığını, bölgede ikametgâhlarının bulunup bulunmadığını mahkeme davacılara sorar olmuştu. Oysaki çevre ve kent davalarında davacının menfaatinin olabildiğince geniş yorumlanacağı bir içtihat haline gelmişti. Bu içtihat kırılıyordu.

Bunun üzerine yurttaşlar ve ilgili örgütlenmeler, sorunu yaşayan alanlarda daha etkin bir biçimde olmak gerektiğini, sorunun doğrudan muhatapları ağırlıklı davalar açılması gerektiği yönünde bir strateji benimsedi. Her ne kadar bu strateji örgütlülük alanında doğrudan sorunu yaşayanlara yönelmeye dair bir çabayı gündeme getirdiyse de bu strateji aynı zamanda nükleer santral, termik, gdo gibi tüm toplumu ilgilendiren küresel iklim değişikliğine, suyun, toprağın yok olmasına yol açan sorunlarda sorunun ölçeğini hukuki manada daraltan bir bakış açısını da doğurdu. Hukuki olarak davanın devam edebilmesine yönelik bu strateji toplumsal bakış açısının daralmasına yol açtı. Ancak bu durum bir şeyi daha gösterdi, madem hukuk mücadelesi yoluyla toplumsal sorunlar çözülemez, o halde bu iddiayı sahiplenen öznelere sonsuz bir kapı açılmıştı. Ancak, bu kapıdan hala geçmiş ve başarılı birleşik bir mücadele örgütleyebilmiş özneler çıkmadı.

Diğer yandan ise davalar, dava açma süresi yönünden reddedilmeye başlanıyordu. Artvin’in bir köyünde, köyüne gelen kamyonlarla, deresinin üzerine HES yapılacağını öğrenen ve bu tarihte davayı açmak isteyen yurttaşlara, “ilgili şirket izinlerini altı ay önce almış, dava açma süresini kaçırdınız” demeye başladı, yargı yerleri. Bu durum, idarelerin yurttaşlardan daha fazla bilgi veya belge saklamasına yol açtı. Bilgi edinme hakkı, dilekçe hakkı işlevsizleşiyordu. Yurttaş bilgi veya belgeyi nasıl alacağını daha etkin şekilde öğrenmek zorunda bırakıldı. Devlet eliyle başka türlü bir modernleşme gerçekleşiyordu. Kimileri için yurttaşlar böylece yaşadıkları yerdeki gelişmeleri şirketler gibi yakından takip edecek ve ilgili bilgi veya belgeleri zamanında toplamayı öğrenecekti. Ancak, bu görüş fazla profesyonel ve iyimser kaldı. Yatırımcıların aldığı izinlerin zamanında öğrenmesi gerektiğine yönelik temenni, temenni olarak kaldı. Çok sınırlı örgütlülük bu süreçte yatırımcı firmaları sıkı bir biçimde takip etti.

Gerze, Karabiga, Bartın, Zonguldak termik karşıtı mücadeleler bu açıdan örnek bir takip süreci gösterdi. Ancak çevresel ve kentsel sorunlardan etkilenen pek çok yer, yatırımcıların faaliyetlerini takip edemedi. Özellikle acele kamulaştırma kararlarını öğrenmek için her yurttaşın resmi gazete takip edeceğini beklemek fazla iyimserdi. Ya da riskli alan kararlarını yurttaşların gün ve gün takip edebileceklerini ummak pek mümkün değildi. Buna karşın, özellikle İstanbul’da riskli alan konusunda etkin takip sistemleri gelişti. Ama orası İstanbul’du ve öyle olması da beklenirdi. Peki ya İzmir, Ankara ve diğerleri; bunlar için pek olumlu şeyler söylemek mümkün olamayacaktı. Süreçleri takip eden kent ve çevre örgütlerinin etkisiyle yurttaşlar acele kamulaştırma, riskli alan, kıyı yağması veya çed olumlu, çed gerekli değildir kararı hakkında bilgilendirilebiliyordu. Fakat Türkiye’de bu konuda etkin bir denetim görevi gören çok sınırlı örgütlenmeler olduğunu da unutmamak gerekirdi.

Bu süreç sınırlı bir insan kadrosunun mütevazı ve yoğun çabasıyla gelişirken bir de ivedi yargılama süreci gündeme geldi. Mevcut örgütsel sorunların daha fazla katmerleşeceğini söylemek mümkün. Aşırı bir pesimist, çelişkilerin derinleşmesinin aynı zamanda hukuka olan güveni de ortadan kaldıracağını ve bu nedenle de insanların kendi hukukunu aramaya başlayacağını söyleyebilir. Ancak memleketin ahval ve şeraiti hakkında biraz malumat sahibi olan bir hukukçu ise hal ve gidiş hakkında idealizme sapmanın tehlikelerini hemen görebilir. Bu nedenle ekoloji ve kent mücadelesinde mevcut örgütlülüğün hali göz önüne alındığında ortaya riskleri ve alınması gereken tedbirleri koymak bir zaruret olarak belirmektedir.

Son beş yıldır dillendirdiğimiz üzere, yurttaşlar ve yurttaş örgütleri yaşadıkları alanlarda devletin ve ilgili idarelerin yapıp ettiklerini, verdikleri izinleri, belediye meclisi kararlarını çok yakından takip etmelidir. Bu süreçlerde, idarelerin bağlı oldukları mevzuata uygun davranıp davranmadıklarını sıklıkla denetleyecek biçimde bilgi edinme ve dilekçe hakkını kullanmalıdırlar. Belediyeleri’nin meclis kararlarını internet sayfalarından veya doğrudan izlemelidirler. Resmi Gazete’yi takip etmeli ve ara sıra örneğin ayda bir İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nün askı ilanlarına göz atmalıdır. Peki bu Fransız Aydınlanması’nın tarif ettiği güzel ve vatansever yurttaş nerede yaşamaktadır? Bu sorunun yanıtını da benim gibiler vermelidir!

Bu yurttaşların var olmasını temenni olarak beklemek dışında mevcut duyarlı orta sınıfların ve okumuşların acaba bu konuda bir atımlık barutlarını daha etkin kullanmalarını sağlayacak araçlar gelişebilir mi diye düşünmek de mümkündür. Toplumsal mücadele içinde “olmaz olmaz” diye tabi ki bir şey yoktur. Ancak kent ve ekoloji mücadelesinin hukuk ekseni dışında bir eksen kazanabileceğini kestirmeden söylemek için pek bir nedenimiz yoksa da bunun olanaklarının doğmaya başlayacak bir süreçte olduğumuzu söylemek de pek doğal bir amentümüzdür. Ancak bu beklentiyi, yasama ve yürütmenin hukuki zor aygıtlarına katılımı daraltmasına bakarak kurmamalıyız. Çünkü, katılım araçlarının daraltılmasının doğrudan toplumsal örgütlülüğe bir katkısı olmadığı gibi mevcut örgütlülüğün de hızlıca dağılmasına yol açacak sonuçları olabileceğini mücadeleler tarihi göstermiştir.

Pek tabi ki yıllardır dönüşüm içinde olan toplumsal ve sınıfsal dinamikleri, emekten yana inşa etmeye meyledenler açısından zaruret arz eden mesele hala aynıdır: Emekçi kitlelerin yoksullaşma ve sömürüsüyle, doğanın sömürüsünü eş anlı gören bir örgütlülük içinde sürece ve soruna yaklaşan bir bakış açısına dünden daha fazla ihtiyaç vardır. Mevcut hukuk pratiklerinin otomasyona geçmiş gibi hızlanacağı gözetildiğinde, hukukçuların da yeni araçlar geliştirmek zorunda olacağı aşikardır. Kent ve çevre davalarında yıllardır hukuk eksenli elde edilen kazanımları, toplumsal bir örgütlülüğe tedavül edememiş mevcut örgütsel kriz içinde açılan bu yeni başlık, toplumsal örgütlenmenin yeni biçimlerini yaratmak için bir ivme sağlayabilir. Ama bu ivmenin yaratılabilmesi için mevcut tüm örgütlenmelerin ekoloji ve kent odaklı ortaklıklarını arttırması, elindeki ve avucundakini paylaşırken pragmatik ilişki tarzlarından uzak durması ve örgütsel rekabetçiliğin eleştirisini vererek meydana inmesi gerekecektir. Peki, nerde bu yeni olanı inşaya yüzü dönük örgütlülük diye soracak olan varsa, hemen sorusunu hızlıca sorsun. Bu sorunun yanıtını bulmak için Sinoplu bir bilgeden, ilk elden Diyojenden, yardım isteyebilirsiniz. Ya da örgüt profesyonellerinin ve hukukçuların ağzına daha çok bakmanız gerekecektir.

Av. Fevzi Özlüer
Av. Fevzi Özlüer
Lisans Eğitimini 2002 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. 2003-2004 yılından bu yana Ankara Barosu’na kayıtlı olarak serbest avukatlık yapıyor. 2006-2010 yılları arasında Mimarlar Odası’nda avukatlık yaptı. Kimi Yerel Yönetimlere, Planlama, Mühendislik ve Mimarlık ofislerine raporlandırma başta olmak üzere, danışmanlık desteği sundu. Pek çok çevre ve kent derneğine danışmanlık yaptı. Halen Ekoloji Kollektifi yürütme kurulunda görev yapmaktadır.
https://ekolojibirligi.org

Bir cevap yazın

Top